Az Seçilen Yol, Scott Peck
Az Seçilen Yol (The Road Less Traveled), Scott Peck
Üniversite yıllarımda ilk kez okuduğumda çokça etkilendiğimi
hatırladığım kitabı, biraz da korsanını satın almış olmanın verdiği suçlulukla
yeniden okumaya karar verdiğimde büyük beklentiler içindeydim. Tabi ki “bir
kitap okudum, hayatım değişti”cilerden değilim; ama niyeyse her anlamda dengeli
ve doyurucu bir kitap izlenimi vermişti bana. Fakat ikinci okuyuşum büyük bir
hayalkırıklığı oldu benim için. Biraz üzerinde düşününce nedenlerini şu şekilde
tespit ettim kendimce.
En önemlisi tabi ki beklentilerimi anlamsız bir biçimde
yüksek tutmuş olmam. Ne Peck eşsiz ve muhteşem bir insan, ne de kitabı hayatın
sırlarını verme iddiasına sahip. Fakat şunu da gördüm: her ne kadar kendimi
bildik kişisel gelişim klişelerinden uzak tutmaya çalışmışsam da aslında, biraz
da belki kibirli bir biçimde, bu tuzağa ben de düştüm. Kitap tabi ki bir
kariyer ya da başarı reçetesi sunmuyor; ama “ruhsal ve zihinsel tekamül”
vurgusunu sıklıkla yaparak kitabın okuyucularını ya da kitabın sunduğu formülün
takipçilerini farklı bir yere koyuyor. Yani şu mesajı veriyor: “az seçilen
yolun yolcusu olun; zor olana talip olun; herkes gibi olmayın.” İtiraf etmem
lazım, bu mesajın büyüsüne (ya da o zaman bana büyü gibi gelen şeye) kapılmışım.
Bir başka problem de şu: açık açık söylemese de Peck son
derece kibirli bir portre çiziyor. Gerçek sevginin ne olduğunu bilen bir üstad
olarak gerçekten çok afaki sayılabilecek ve aslında tıbben çok da tescil
edilmemiş (ki tescil edilmesi de pek mümkün değil zira yer yer spiritüalist tonlar
içeriyor) tavsiye ve çözümler tanımlıyor. Belki bu sadece Peck’in de sorunu
değil, psikiyatrik camiada, özellikle çok fazla öne çıkan terapist ve
klinisyenlerde benzer tutumlara rastlamak mümkün. Bir yerde okuduğum, o zaman
çok önemsemediğim, psikiyatr ve terapistlerin aslında ciddi kişilik
bozukluklarından muzdarip oldukları yorumuna katılır gibiyim şu anda. Çoğunlukla
da “insanlar bana muhtaç ve onlara neyin iyi geldiğini ben bilirim” kibri.
Çok kısa Peck’in tekrar tekrar üzerinde durduğu temadan
bahsedeyim: gerçek sevgi, başkasının sınırlarını (hayat kalitesi, algısı,
gelişimi vb. anlamında) genişletmeyi başarır; okuyucularına da bunu salık
veriyor: bağımlı olmayın, verici olun, giderek daha yalnız olacaksınız ama en
sonunda tanrıya yaklaşacaksınız; zirveye yaklaştıkça rüzgar ve tipinin
şiddetini çok daha belirgin hissedeceksiniz, ama özgür olacaksınız. Bunlar
benim kelimelerim, ama kitabın ana mesajını bu ve benzeri klişelerle özetlemek
mümkün. Evet, zirvelere tırmanma, seyahat boyunca size eşlik edenlerin
sayısının giderek azalması, bağımlılıklarınızdan (ki en önemlisi başkasının
sevgi ve takdirine ihtiyaç duymama) kurtulma politik doğruculuk oynayan birisi
için cazip hedefler (benim için de öyleymiş demek ki).
Örneklerle desteklediği “mesajını” irdelerken de Peck tıbbi
ve klinik denilebilecek bir çerçeve ve zemin de sunmuyor. Bana öyle geliyor ki
Peck son derece karmaşık ve çeşitlilik gösteren insan problemlerini “bağımlılık”
düzeyine indirgeyerek son derece basitleştirici bir şablon kullanıyor. Emin değilim,
ama muhtemeldir Peck kitabı yazdığında Cluster B kategorisi bozukluk ya da
sorunlara o kadar da aşina değildi. Belki de bu nedenle meseleyi “bağımlılık-bağımsızlık”
düzleminde ele almak istedi.
Kitabı iki kere okumuş birisi olarak tavsiyemi de yapayım:
hiç okumamışlar, kendilerini kaptırmadan ve “adam bu işi biliyor, insan
tabiatını ve yaradılış amacını çözmüş” demeyecek şekilde okumalı. Yıllar sonra
olsa bile ikinci kez okumaya ise hiç gerek yok.
Yorumlar
Yorum Gönder