Kapitalizme Karşı Şiddetsizlik: Giriş (Brian Martin, Nonviolence versus Capitalism, War Resisters' International, 2001)

Kitabın İngilizce orijinalinin tam metni için bakınız: https://www.bmartin.cc/pubs/01nvc/

1

Giriş

Şiddetsizlik, kapitalizmden kurtularak daha insancıl bir sosyal ve ekonomik sisteme geçmek için en fazla umut vaat eden yöntemdir. Şimdiye kadar devlet sosyalizmi ve genel seçimlerin yapıldığı daha demokratik sosyalist sistemler de dahil olmak üzere devlet gücünü kullanmaya dayalı yaklaşımlar denenmiş ve hepsi de başarısızlığa uğramıştır. Köklü değişikliklere kesinlikle ihtiyaç vardır; çünkü hemen hemen herkesin kabul ettiği bazı güçlü yanlarına rağmen kapitalizm büyük ölçekli acılara ve problemlere sebep olmaya devam etmektedir. Bir yaklaşım olarak şiddetsizlik, çok sayıda engeller ve sınırlar içerse de kapitalizmi dönüştürme kapasitesine sahiptir.
Devlet sosyalizmi uygulayan sistemlerin çoğunun çökmesi ile birlikte 1990’dan itibaren kapitalizmin kaçınılmazlığı ve üstünlüğü hakkında, kapitalizmin zafere ulaştığı iması taşıyan bir retorik hakim olmaya başlamıştır. Ancak kapitalizm ideal bir sistem olmaktan çok çok uzaktadır. Kapitalizm kitlesel ölçekte ekonomik eşitsizlik üretmekte ve bu nedenle de fakir daha fakir, zengin ise daha zengin olmaktadır. Kapitalizm geleneksel kültürleri yok etmekte, bu geleneksel kültürlerin yerine otantik bir toplumu olmayan homojen bir tüketici kültürünü ikame etmektedir. Kapitalizm ayrıca biyolojik çeşitliliği yok ederek ve doğal kaynakları tüketerek korkunç denilebilecek düzeyde çevreye zarar vermektedir. Bununla da yetinmeyen kapitalizm, çalışanların hayatlarını karartır ve anlamsızlaştırırken kendi mevcut standartlarına uymayan fakat çalışmak isteyenlerin de çalışmasına olanak vermemektedir.
Ancak kapitalizm çok büyük miktarlarda mal üretilmesini sağlamaktadır. Başka herhangi bir sistemin aksine kapitalizm insanın sahip olma güdülerini üretime kanalize ederek verimliliği sağlamaktadır. Piyasa parametreleri çerçevesinde mal ve hizmetler sağlamaktadır. Dolayısıyla kapitalizm birçok ülkede maddi yaşam standartlarının köklü bir şekilde yükselmesini sağlamıştır. Yani kapitalizmin olumlu ve güçlü yanları vardır. Dolayısıyla eğer kapitalizmin bir alternatifi yoksa, kapitalist sistemin zayıflıklarının bir önemi var mı?
Ancak aslında kapitalizmin kaçınılmaz olduğunu söylemek oldukça saçma bir iddiadır. Böyle bir iddia gerçekte sadece bu sistemin alternatiflerini incelememek veya bu sistemde bazı iyileştirmelerde bulunmamak için öne sürülen bir bahanedir. Toplumun örgütlenmesi tamamen insan eylemlerine bağlıdır; bu eylemler de değişebilir. Tarih, insanlar arasında etkileşim ile ilgili birbirinden oldukça farklı çok sayıda olasılık sunmaktadır. Dahası, teknolojik gelişme, çalışma, iletişim ve etkileşimin yapılandırılması için yeni seçenekler yaratmaktadır. Kapitalizmin değişmeye devam eden sadece birkaç yüzyıllık bir sistem olduğu ve mevcut sistemin ideal olduğuna dair ortak bir kanaat olmadığı dikkate alındığında kapitalizmin kaçınılmaz olduğunu düşünmenin oldukça zayıf bir varsayım olduğu ortaya çıkar.
Kapitalizmi savunanlar sadece iki temel seçeneğin olduğunu varsayarlar: ya kapitalizm veya otoriter bir yönetime dayanan bir sistem türü, yani ya devlet sosyalizmi veya bir başka tür diktatörlük. (Burada kapitalizmin temsili yönetimle el ele gittiği varsayımı vardır. Ancak bu varsayım, faşizm ve askeri diktatörlük gibi otoriter yönetimleri olan kapitalist ekonomileri görmezden gelmektedir.) Fakat tabi ki insanlık için var olan seçenekler bu ikisi ile sınırlı değildir. Ekonomik ve toplumsal hayatı örgütlemenin başka yolları da vardır. Ancak buradaki temel zorluk hangi alternatiflerin işe yarar ve insan hayatı için faydalı olduğunu anlamaktır.
Bütünüyle farklı seçenekler kenara konulduğunda bile kapitalizm her şeyiyle sabit ve nihai bir sistem değildir. Kapitalizm gelecek yıllar ve yüzyıllarda dönüşecek ve dönüştürülecektir. Bu sistem daha iyiye de gidebilir, daha kötüye de. Bu tamamen insanların bu sistem ile ilgili ne yapacaklarına bağlıdır.
1900’lerde kapitalizme karşı takip edilen en önemli stratejiler devlet sosyalizmi ve seçimli sosyalizm idi. Her ikisi de kapitalist ilişkileri dönüştürmek için devlet gücünün kullanımını esas alan girişimlerdi. Sovyetler Birliği ve Çin Halk Cumhuriyeti’nde olduğu gibi devlet sosyalizmi, işçi sınıfı adına hareket ederek özel mülkiyetin yerine devlet mülkiyetini ikame eden devrimci bir parti aracılığı ile devlet gücünün ele geçirilmesi şeklinde kendini göstermiştir. Uygulamada komünist parti birçok durumda son derece baskıcı yeni bir hükmetme kaynağı halini almıştır.
Seçimli sosyalizm, seçim sistemi yoluyla devlet gücünü kazanarak, devlet mülkiyeti düzeyini arttırarak ve kapitalistlere sınırlamalar koyarak yavaş yavaş sosyalizmi getirme girişimidir. Bu sistem İsveç, Fransa ve İtalya gibi ülkelerde uygulanmaya çalışılmıştır. Uygulamada bu strateji başarısızlığa uğramıştır. Sosyalizme geçişi sağlayamayan sol partiler gerçekte kapitalizmin biraz reforma uğramış hali olan sosyal demokrasiyi geliştirerek kapitalizmin yöneticileri haline gelmişlerdir. Birçok durumda bu sol partiler en sonunda kendi siyasi rakiplerinin izledikleri politikaların aynılarını benimsemişlerdir.
Kapitalizm, devlet sosyalizmi ve sosyal demokrasi arasında ciddi farklar olduğu zannedilebilir; ancak hepsi devlet gücüne, dolayısıyla da nihai tahlilde toplumu kontrol etmek için kullanılan şiddet aracına dayanmaktadırlar. Kapitalizm özel mülkiyeti korumak için devlet gücüne dayanmakta, devlet sosyalizmi hem ekonomik hem de toplumsal sistemi yürütmek için devlet gücüne dayanmakta ve sosyal demokrasi de ekonomiyi yönetmek için devlet gücüne dayanmaktadır. Dolayısıyla toplumu kontrol etmek için güç kullanımı ve nihai tahlilde şiddete dayanma temelinde bu üç yaklaşım arasında birçok ortak nokta bulunmaktadır.
Şiddetsizlik, devlet gücüne dayanmadan kapitalizme radikal bir şekilde meydan okuma potansiyeli taşıyan başka bir yol sunmaktadır. Broşür dağıtma, grevler, boykotlar, yürüyüşler, oturma eylemleri, itaati reddetmek ve alternatif kurumlar kurmak gibi yüzlerce şiddetsizlik yöntemi vardır. Bu yöntemler şimdiye kadar değişik zaman ve mekanlarda defalarca kullanılmıştır. Bunlar arasında en bilineni Gandhi’nin önderliğinde yürütülen Hindistan’ın bağımsızlığı mücadelesindeki kampanyalardır. Aşağıdaki liste 1900’dan sonraki en popüler şiddetsizlik eylemlerinden bazılarını içermektedir:
·         Finlandiya’da Rusya’nın baskısına direniş, 1899-1904.
·         Almanya’da Kapp Putsch askeri darbesinin çökmesi, 1920.
·         Fransa ve Belçika’nın Ruhr bölgesini ortak işgaline karşı Alman direnişi, 1923.
·         Hindistan’da Gandhi’nin kampanyaları, 1920’ler, 1930’lar ve 1940’lar.
·         Güney ve Orta Amerika’da 10 tane askeri diktatörlüğün devrilmesi, 1940-1945.
·         Birkaç Avrupa ülkesinde Nazi işgaline karşı gösterilen direniş, 1940-1945.
·         ABD medeni haklar hareketi, 1950’ler ve 1960’lar.
·         Hindistan ve Sri Lanka’da Sarvodaya kampanyaları, 1950’ler ve sonrası.
·         Arjantin’de generaller darbesinin çökmesi, 1961.
·         Sovyet işgaline karşı Çekoslovak direnişi, 1968.
·         İran Devrimi, 1978-1979.
·         Çok sayıdaki ülkede doğrudan nükleer çalışmalara karşı eylemler, 1970’ler ve sonrası.
·         Büyük barajlar, otobanlar ve diğer çevre sorunlarına karşı kampanyalar, 1970’ler ve sonrası.
·         Marcos’un diktatörlüğünü sona erdirmeyi amaçlayan halk hareketi, 1986.
·         Filistin intifadası, 1987-1993.
·         Çin’de demokrasi yanlısı hareket, 1989.
·         Doğu Avrupa rejimlerinin çökmesi, 1989.
·         Sovyetler Birliği’nde darbe girişiminin önlenmesi, 1991.
·         Güney Afrika’da ırk ayrımcılığının (apartheid) sona erdirilmesi, 1990’ların ilk yılları.
·         Endonezya Cumhurbaşkanı Suharto’nun istifaya zorlanması, 1998.
·         Sırp lider Miloseviç’in cumhurbaşkanlığı koltuğundan alaşağı edilmesi, 2000.
Bunların tümü baskı ve zulüme karşı tamamen veya büyük ölçüde şiddet kullanılmaksızın (tabi ki şiddetsizlikçilere karşı sıklıkla şiddet kullanılmıştır) yürütülen ana kampanya örnekleridir. Bu kampanyalar askeri işgale karşı direniş, baskıcı rejimleri devirme ve baskıcı toplumsal sistem ve zararlı uygulamalara karşı meydan okumayı içermektedir. Özellikle başta feminist ve çevre hareketleri olmak üzere çok sayıdaki toplumsal hareket şiddetsizliği kendi kampanyalarının bütünleşik bir parçası yapmışlardır.
Ya kapitalizme karşı şiddetsizlik? Yukarıdaki listeye bakıldığında bu öndegelen şiddetsizlik hareketlerinin hiçbirinin özel olarak kapitalizmi hedef almadığı görülür.
Aslında kapitalizmin bazı yönlerine karşı çok sayıda şiddetsizlik örneklerine rastlamak mümkün. Bu örneklerden bazıları:[1]
·         İşçilerin daha fazla ücret ve daha iyi çalışma şartları elde etmek ve karar verme mekanizmasında daha fazla söz sahibi olmak için işverenlere karşı grevler, boykotlar ve fabrika işgalleri gibi doğrudan eylemleri.
·         Kapitalist mülkiyet ve yönetime alternatifler sağlayan işçi kooperatifleri.
·         Zararlı endüstriler, zararlı ürünler ve yeni endüstriyel kalkınmaya karşı çevre kampanyaları.
·         Ticari gelişmelere karşı yerel kampanyalar (genelde başka yerlerdeki kampanyalarla bağlantılı olarak)
·         Konutlar üzerindeki özel kişilerin kontrolünü teşhir etmek ve bu kontrole karşı meydan okumak için boş binalarda oturma eylemleri düzenlemek.
·         Sermayenin gücünü yayan kurum ve düzenlemelere karşı düzenlenen küresel kampanyalar, örneğin Dünya Bankası ve Çok Taraflı Yatırım Anlaşması’na karşı düzenlenen kampanyalar.
·         Genetik olarak değiştirilmiş ürünlere karşı doğrudan eylemler.
Kapitalizme bazı açılardan meydan okuyan bu girişimlerin yanında kapitalist bir toplumun herhangi bir yönüne kısaca bakıldığında şiddetsizliği kullanan başkaca girişimlere rastlamak mümkündür. Tüketim alışkanlığının ve tüketime dayalı kültürün hayati bir parçası olan reklamcılığı düşünün. Reklamlara karşı geliştirilen muhalefet yöntemlerinden bazıları istenmeyen reklam mesajlarının reddedilmesi (elektronik posta kutularındaki “junk mail” uygulamasında olduğu gibi), belli türdeki reklamlara karşı kampanyalar ve reklam panolarının içeriğinin yaratıcı bazı yollarla değiştirilmesidir.
Kapitalizme karşı şiddetsizlik örneklerine endüstri devriminin başlangıcından Dünya Ticaret Örgütü’nün önce Seattle’da, sonra da Uluslararası Para Fonu, Dünya Bankası ve diğer küresel ekonomi yönetim forumlarının protesto edildiği Washington, Prag ve Melborn’de ve diğer kentlerde  protesto edildiği Kasım-Aralık 1999’a kadar sıklıkla rastlanmıştır. Kapitalist sistem içinde ve bu sisteme karşı çok sayıda şiddetsizlik örneği göstermek mümkünse de bu direniş örnekleri çoğu kez bir şiddetsizlik olarak algılanmamıştır.
Bunun yerine silahlı mücadeleyi de kavramsallaştırmasına dahil eden sınıf çatışması anlayışı ve retoriği anti-kapitalist hareketlerde daha büyük öneme sahip olmuş ve daha fazla vurgulanmıştır. Özellikle Marksistler arasında şiddetsizlik ihmal edilmiş, hatta bazı Marksistler şiddetsizliğe düşmanlık hissi içinde olmuşlardır.
Problem, şiddetsizliği düşünür ve yazarken kapitalizmin ihmal edilmesi ile daha da katmerleşmiştir. Gandhi’nin yapıcı köy demokrasisi programı ve kendine güven anlayışı kesinlikle kapitalizm dışı bir arayış idi. Gerçi bir sistem olarak kapitalizm Gandhi’nin kampanyasındaki temel hedeflerden biri olarak görülmemişti. Ancak Gandhi’den sonraki şiddetsizlik yazarları kapitalizmi ihmal ettiler; hatta bu ihmali, Gene Sharp tarafından şiddetsizlik teorisinin teorik temeli olarak kullanılan gücün rıza teorisinin (consent theory of power)[2] tam kalbinde bile görmek mümkündür. Sharp’ın modeli yönetenler ile yönetilenler arasında bir dikatomi olduğu varsayımına dayanmaktadır: eğer yönetilenler yönetime gösterdikleri rızayı çekerlerse yönetenlerin gücü dağılır. Bu model bir uygulama temeli olarak, askeri diktatörlüklerde olduğu gibi yönetenlerin kimler olduğunun açık ve kesin olarak belli olduğu durumlarda çok iyi bir şekilde işler.
Yöneten-yönetilen modeli çerçevesinde bakıldığında kapitalizm karmaşık bir sistemdir. Üst düzeylerde önceleri sadece birkaç mülk sahibi vardı (gerçi şimdi de büyük ölçüde aynı durum geçerlidir) fakat günümüzde mülkiyet gittikçe şirket ortakları arasında dağıtılmaktadır; aynı zamanda yönetim yetkisi de şirket bürakrasileri tarafından paylaşılmaktadır. “Rızayı çekmek” prensip olarak kulağa çok kolaymış gibi gelebilir, ancak bunun pratikteki anlamı nedir: bütün şirketleri boykot etmek veya patronun emirlerini reddetmek mi? Birçok kimse aslında yöneten-yönetilen modeline pek de uymayan çok farklı şekillerde piyasa sistemine katılmaktadır.
Birçok açıdan kapitalizm bir diktatörlük rejiminden daha dayanıklı bir sistem türüdür. Piyasa ilişkileri halkı sistemin bir parçası yaparken diktatörlük üzerine kurulu bir sistem nüfusun büyük bir kısmına iş ve benzeri imkanlar sağlamada büyük bir zorluk çekmektedir. Hem diktatörlüklerde hem de kapitalist sistemlerde adaletsizlik yaygındır; ancak diktatörlükte adaletsizliğin kaynağını belirlemek çok daha kolaydır. Şiddetsizlik teorisi ve pratiği için diktatörlük “kolay bir mesele”dir: halk ne ile mücadele edilmesi gerektiğini bilir; temel sorunlar baskıya karşı kitle desteğinin nasıl sağlanacağı ve tepki kampanyalarında devamlılığın nasıl sağlanacağı ile ilgilidir. Halbuki kapitalizmi dönüştürmek için bunlardan çok daha karmaşık yöntemlere ihtiyaç vardır.
Şiddetsizlik eylemleri arasında çok etkili ve güçlü olanların çoğu, çok az planlama ve eğitim ile yapılan spontan eylemlerdir. Bu özellikle Almanya’da 1920 Kapp Putsch darbesi, 1961 Cezayir Generalleri darbesi ve Sovyetler Birliği’nde 1991 darbesinde olduğu gibi askeri darbelere karşı gösterilen direnişlerde sıklıkla yaşanan bir durum olmuştur. Sözü geçen bütün örneklerde şiddetsizlik aniden başlatılmıştı; çünkü bir darbenin gerçekleşeceğine dair herhangi bir uyarı yoktu. Daha uzun süren bazı kampanyalarda bile planlama ve eğitimin seviyesi oldukça düşük olmuştur. Buna verilebilecek bir örnek Filistin intifadasıdır. Bu direniş hareketi aniden ortaya çıkmış ve hem İsraillileri hem de Filistin liderliğini şaşırtmıştır. Direniş aniden ortaya çıktıktan sonra da belli bir plan çerçevesinde gelişmemiş ve daha çok “organik bir gelişme” şeklinde yoluna devam etmiştir. 
Halkın neyin değişmesi gerektiği konusunda bir sezgi ve anlayışa sahip olduğu durumlarda spontan şiddetsizliğin başarı şansı çok daha yüksektir. Bir askeri darbe durumunda yapılması gereken darbeyi geri püskürtmek ve statükoya (veya daha iyisine) dönmektir. İntifada, hemen hemen bütün dünya tarafından çok anlaşılabilir bir hedef olan İsrail işgalinin sona erdirilmesi için takip edilen taktiklerin değişmesiydi. İntifada, Filistin Kurtuluş Örgütü’nün uzunca bir süre kullandığı ve başarısız olduğu terörizmin aksine bir silahsız kitle hareketi olarak bir değişimi temsil ediyordu. Ancak eyleme katılanlar açısından hedef belli ve açık değilse spontan şiddetsizliğin başarılı ve etkili olma şansı oldukça düşüktür.
Şiddetsizlik kampanyalarında planlamaya öncülük eden Gandhi olmuştur. Gandhi şiddetsizliği toplumsal değişimi sağlamak için gerekli ve ciddi bir hazırlık, planlama ve eğitim gerektiren bir eylem olarak görmüştür. Gandhi örneği, ABD medeni haklar hareketi ve nükleer karşıtı kampanyalarda olduğu gibi çok sayıdaki toplumsal hareket örneklerinde merkezi bir rol oynamıştır. Yanlış hedefe odaklanılması ve zamansız harekete geçilmesi durumunda yeterli hazırlık olmadan yapılacak eylemlerin etkisinin çok az olacağını farkeden kampanya aktivistleri, verimliliği arttırmak için toplumsal analiz, toplum eğitimi ve şiddetsizlik eğitimi gibi konulara ağırlık vermeye başlamışlardır.
Planlı şiddetsizlik ile, problemlerin asıl kaynağı ile doğrudan ilgili olan hedefler üzerinde yoğunlaşarak ve böylece halkın gerçek endişelerini belirleyerek karmaşık baskı sistemleri ile mücadele etmede daha geniş bir manevra alanı kazanılmış olur. Daha iyi ücret için düzenlenecek bir grev sömürülen işçiler için çok kıymetli olabilir, ancak grev işçiler ile işverenler arasındaki ilişki üzerinde ciddi bir etkiye sahip değildir. Buna karşılık neyin üretileceği konusunda daha fazla söz hakkı talep etmek söz konusu ilişkide çok daha köklü bir değişimi hedefler.
Belirtmek gerekir ki Leninizm ve demokratik sosyalizm planlı ve dolaylı stratejiler kullanmıştır. Bu strateji ve planlar spontan değildir. Bu çerçevede işçilerin, kendilerini sömürenler olarak –örneğin kendi patronları- gördükleri kişilere karşı doğrudan eyleme girişmek yerine, kendileri adına hareket ettiklerini iddia eden siyasi partilere destek vermeleri beklenmektedir. Böylece çok sayıdaki işçi çaba ve girişimlerini öndegelen kapitalistler gibi “açık” hedeflerden parti inşası veya seçim kampanyalarına kanalize etmeye ikna edilmiştir. Şiddetsizliğe dayalı bir strateji güden kapitalizm karşıtı aktivistler bu tecrübeden bir ders çıkarabilirler: işçiler ve diğerleri aslında başlangıçta açık hedeflerle uğraşmak kadar sezgisel gözükmeyen köklü bir değişimi hedefleyen uzun vadeli bir stratejiyi kavrama ve anlamada oldukça yeteneklidirler. Burada esas mesele çok sayıdaki insanı içine çekecek uygun bir strateji geliştirebilmektir.
Kapitalizm ile mücadele edebilmek için planlı bir şiddetsizliğe bir başka önemli sebepten ötürü ihtiyaç vardır: kapitalizmin sömürü sistemi ve neden olduğu hasar çoğunlukla algılanamamaktadır. Gerçi bu yeni bir şey olmayıp sadece kapitalizme özgü de değildir. Çünkü hemen hemen her sömürü ve eşitsizlik sistemi birtakım “rasyonel” gözüken önermelerle meşrulaştırılmaktadır. Eskiden kralların ilahi haklara sahip olmaları veya kast sisteminin “doğal” kabul edilmesi bu bağlamda verilebilecek güzel örneklerdendir. Ancak kapitalizmde, sistemin etkilerinin gizlenmesi süreci çok daha az şeffaftır. Ticaretteki sömürü –örneğin bilgisayar karşılığında muz satmak- polis güçleri muhalifleri dövdüğü veya onlara işkence ettiğinde olduğu gibi çok açık değildir.
Bilgi –kayıtlar, bilgisayar programları, yazışmalar ve daha birçoğu- kapitalist ekonomilerde çok daha büyük bir rol oynamaktadır. Bu da kapitalist sistemin neden olduğu sömürü ve baskıyı gözler önüne sermeyi daha da güçleştiren bir dizi etkeni ortaya çıkarmaktadır. Hükümetler kendi çıkarları için “dezenformasyon”u –bilerek yalan ve doğruların sadece bir kısmını söylemek- kullanmaktadırlar. Hem şirketler hem de hükümetler kendi imajlarını güçlendirmek ve kendilerine zarar vermesi muhtemel söylentileri bloke etmek için halkla ilişkileri kullanarak kendi mesajlarını yaymaktadırlar. Reklamcılık ve tanıtım, mal ve hizmetlere dayalı sistemin bütünü hakkında eleştirel düşünmeyi engelleyerek, problemlerin çözümünün mal üretimi olduğunun varsayıldığı bir kafa yapısının oluşmasına katkıda bulunmaktadır. Hollywood film dünyası hayatın nasıl olabileceği ile ilgili oldukça çekici fakat bir o kadar da aldatıcı imajlar yaratmaktadır. Sonuç, son derece cezbedici ve bilgi açısından zengin bir ortam olmaktadır. Bazen sansüre uğrasa da aykırı fikirler genelde radikal diye isimlendirilerek tölere edilmektedir. Böylece bu sistemde gerçek bir fikirler “pazarı” olduğu izlenimi verilmek istenmektedir.
Bu bilgi açısından zengin ortam şiddetsizlik aktivistleri için yeni zorluklara neden olmaktadır. Gandhi’nin geleneksel felsefesi satyagraha gerçeği diyalog yoluyla bulmayı içermektedir. Burada şiddetsizlik, muhalifleri diyaloga girmeye teşvik eden bir araç görevini görmektedir. Bu yaklaşım, baskı ve zülmun hem kaynakları, hem de sonuçları açık olduğu ve de aktivistlerin –ister doğrudan ister arabulucular aracılığı ile- kendileri ile diyaloga girebilecekleri muhaliflerin varlığında mantıklıdır. Bu şartların hemen hemen tümü artık geçerli değildir. Kapitalizmdeki baskının çoğu artık mülkiyet ve karşılıklı değişim sisteminde içsel olarak var olmaktadır: eylemleri ile sistemi değiştirebilecek çok az sayıda muhalif vardır. Üstelik sistem, artık bir diyaloga imkan vermeyecek kadar belirsiz ve şekilsizdir. İşte tam da bu nedenle, kapitalizmi dönüştürmede kullanılacak olan şiddetsizlik için çok daha derin bir analiz ve dikkatli bir planlama gereklidir. Gerekli gereksiz bir bilgi yığını (çok sayıda yanıltma ve dengesizliklerle birlikte) üzerinde bina edilen bir sisteme karşı mücadele etmek için sansüre dayalı bir sistemden çok daha farklı bir strateji türü gerekmektedir.
Şiddetsizliğin kapitalizme karşı bir strateji olarak görülmemiş olmasının bir başka nedeni daha vardır: bu strateji daha çok kapitalizm içinde reformu teşvik etmek için bir yöntem olarak kullanılagelmiştir. Grevler, boykotlar, gösteriler ve diğer birçok yöntem işçilerin ücretlerini arttırmak ve çalışma koşullarını iyileştirmak, zararlı ürünlere muhalefet etmek ve zarar veren kalkınmayı bloke etmek için kullanılmıştır. Bütün bunlar elbette ki çok kıymetli ve önemlidir; ancak bunlar nadiren bir sistem olarak kapitalizme karşı bir mücadele aracı olarak görülmektedirler. Sonuç olarak şiddetsizlik potansiyel bir devrim stratejisi olarak kabul görmemektedir.
“Devrim”, yani toplumsal ilişkilerde köklü bir değişim hiç şüphe yok ki Marksizmin retoriğidir. Bir reformlar dizisinin kolayca kokuşan ve etkisini kaybeden bir devrimden daha kalıcı etkiler bırakacak şekilde sona erme ihtimali varsa da “reform” genellikle yumuşak ve yetersiz görülmektedir. Leninist strateji ilk devrelerde şiddetsizliğe sıklıkla başvurmuştur. Ancak yöneten sınıfın alaşağı edildiği “ileri” devrelerde şiddet kullanmaya başlamıştır. Bu sürecin sonunda da kendilerini devrimci olarak görenler şiddetsizliği bir mücadele yöntemi olarak görmemeye başlamışlardır.
Bu sorunu çözmenin birkaç yolu vardır. Bunlardan bir tanesi, Gandhi, Jayaprakash Narayan, Erik Dammann ve diğerleri tarafından[3] benimsenen bir şiddetsizlik devrimi modeli geliştirmektir. Diğeri ise devrimin şiddete bulanmış ve masküler bir imaj olduğunun ortaya konulması ve bunun yerine bir alternatifin –eşitlik, adalet, gerçek ve katılım içeren- ikame edilmesidir. Buradaki önemli bir zorluk, “devrim” söyleminin reklamcılar tarafından ele geçirilmiş olmasıdır.[4] Herhangi alternatif bir kavram benzer şekilde hassas ve kırılgan olacaktır.
Her halükarda, şayet şiddetsizlik kapitalizme karşı bir strateji olacaksa, kapitalizmi tamamen ortadan kaldırıp yerine yeni bir sistem ikame edecek veya kapitalizmi nitelik olarak çok daha farklı bir sisteme dönüştürecekse reformun çok daha ötesinde bir stratejiye ihtiyacı vardır. Burada anahtar stratejidir. Şiddetsizliğin kapitalizm karşısında etkili olabilmesi için hem kapitalizmi hem de şiddetsizliğin kendisini iyice anlamaya ihtiyaç vardır.

Toplumsal analiz ve toplumsal problemler

Etkili bir kampanya başlatabilmek için belli seviyede bir araştırmaya ihtiyaç vardır. Örneğin genetiği değiştirilmiş ürünlere karşı bir kampanya için bu ürünlerin çevresel riskleri, çifçiler ve organik alternatifler üzerindeki muhtemel etkileri, artı hükümet ve şirket stratejileri ve bu stratejilere nasıl karşılık verileceği hakkında bilgi edinmek zorunludur. Özellikle ileri teknoloji ve bilimin böylesine önemli bir rol oynadığı bir alanda bilgi son derece değerlidir.

Özellikle üniversitlerde ve araştırma laboratuarlarında entellektüel çalışmaların profesyonelleşmesi inanılmaz derecede uzmanlaşmayı da beraberinde getirdi. Bu, özellikle biyokimya ve bilgisayar mühendisliği gibi teknik alanlarda çok daha fazla geçerli olan bir saptamadır. Bu tür araştırma alanlarından faydalanabilecek olanlar ise sadece geniş kaynakları olan gruplardır; ki bu grupların başında, araştırmacıları istihdam edebilen ve araştırmaların çoğu için bir gündem belirleyebilen hükümetler ve büyük şirketler gelmektedir. Buna karşılık, protesto gruplarının araştırmacı istihdam edebilmek ve pahalı araştırmaları finanse edebilmek için çok az paraları vardır. Askeri araştırma ve gelişmeye ayrılan bütçenin onda biri oranında bir bütçe ile bile şiddetsizlik mücadelesinde çok önemli ilerlemeler kaydedilebilir.[5]

Araştırmacı istihdam edemeyen ve kendi araştırmalarını da finanse edemeyen toplumsal hareketler bu durumda daha çok bu hareketlerin sempatizanları –genellikle akademisyenler- tarafından yapılan araştırmalara yaslanmaktadırlar. Aktivistlerin ilgi sahasına giren konularda çalışan çok sayıda akademisyen var; ancak ne yazık ki bunların çoğu temelde diğer akademisyenler ile iletişim kurmayı hedeflemektedirler. Akademik sistem, araştırmalarını kaliteli hakemli dergilerde yayınlayan bilimadamlarını ödüllendirmektedir. Böylesi bir ödüllendirme sistemi ise akademisyenleri aktivistlerden uzaklaştırmaktadır.

Bu sistem, şiddetsizlik modeline sempati duyan bilim adamlarını bile etkileyen bir düşünce biçiminin oluşmasına neden olmuştur. Buradaki temel yaklaşım teoriyi doğru anlamak ve sonra da sonuçlar çıkarmaktır. Ana yönelim analize ve kritiğe doğru olmakta ve alternatifler veya stratejilere ilgi gösterilmemektedir. Bu tür çalışma oldukça değerli olabilir –bir kısmı da gerçekten ilham verici düzeydedir- ancak bu yaklaşımın katılımcı anlama için bir temel olması ihtimali yoktur.

İhtiyaç duyulan şey, yukarıdan gelen, teorisyenler tarafından geliştirilen ve sonra da hareket önderleri tarafından yayılan teori değildir. İhtiyaç duyulan şey, alt seviyedeki aktivistler tarafından kullanılabilen ve yeniden tanımlanabilen teoridir.[6] Bazı toplumsal hareketlerde bu rutin bir şekilde meydana gelmektedir. Çok sayıdaki feminist aktivist, patriarki kavramsallaştırması, alternatifler ve stratejiler de dahil olmak üzere feminist teorilerinde bulunması mümkün olan fikirlere çok aşinadırlar; ancak bu tür “pratik feminizm” için çok fazla akademik feminizm gereksiz ve kendi eylem sahası açısından da ilgisizdir.

Bazen düşük maliyetli araştırmalar katılımcılar tarafından yapılabilir. Aktivistlerce yapılan araştırmacılar hem mümkün hem de önemlidir. İnternette yapılacak bir araştırma ve bu araştırmanın sonucunda elde edilen bilginin diğer aktivistler ile paylaşılması çabucak değerli bir malzemenin ortaya çıkmasını sağlayabilir.

Şiddetsizlik hareketi içerisinde şiddetsizlik teorisi kabul edilebilir bir düzeyde bilinmekte ve anlaşılmaktadır. Bu düzey, özellikle şiddetsizlik yöntemleri ve dinamikleri söz konusu olduğunda daha da yükselmektedir. Şiddetsizlik teorisi, şiddetsizlik uygulamalarından doğmuştur ve diğer birçok alanda olduğu gibi ileri derecede akademik bir hale dönüşmemiştir. Bunun muhtemel bir nedeni alanın kariyer yapmaya pek de elverişli olmamasıdır. Şiddetsizlik teorisini kapitalizme uygulayabilmek için, aktivistler tarafından kullanılabilecek bir kapitalizm analizine ihtiyaç vardır.

Kapitalizmi analiz etmek oldukça önemli ve bir o kadar da zor bir iştir. Neoklasik iktisat, Marksizm ve Marksist olmayan politik ekonomi gibi çok sayıdaki iktisadi düşünce geleneklerinde bu konuda çok geniş bir literatür bulmak mümkündür. Bütün bu literatürde şiddetsizlik aktivistlerinin faydalanabilecekleri birçok şey bulmak mümkündür; ancak bunları belirlemek ve kullanılabilir hale getirmek kolay değildir. Bir kere literatürün çoğunda kapitalizm eleştirel bir perspektiften değerlendirilmemektedir. Eleştirel çalışmalar da aktivistler için faydalı olabilecek stratejilere hemen hemen hiç değinmemektedirler. Dolayısıyla bu literatür teorisyenler için önemli bir kaynak iken aktivistlerin bundan faydalanmaları ancak uzun ve yorucu bir çalışma sonucunda mümkün olabilecektir.

Kapitalizmi dikkatli ve detaylı bir şekilde analiz etmekten çok, kapitalizme bir alternatif bulmak, bunu yapabilmek için bir yöntem elde etmek ve buradan da aktivist eksenli bir teori inşa etmek için alternatif bir yaklaşım benimsenmelidir. Şiddetsizlik örneğinde hem alternatif hem de yöntem birlikte ele alınır: şiddetsizlik ile yaratılan barışsever bir toplum.

İşte burada değinilen yaklaşım budur. Başlangıç noktası, hem bir yöntem hem de amaç olan ve hiçbir şekilde şiddet içermeyen şiddetsizliktir. “Şiddetsizlik”, katılım ve diyalogu dahil eden ve fiziksel şiddeti tümüyle reddeden bir anlamda kullanılmaktadır. Kapitalizm, şiddetsizlik kullanılarak kapitalizm ile nasıl mücadele edileceği ve nasıl dönüştürüleceği açısından analiz edilmektedir. Tabi ki bazı kullanışlı kapitalizm analizlerine eğilmek faydalıdır. Fakat asıl nokta şudur: önce kapsamlı bir kapitalizm analizi geliştirip sonra da muhtemel etkileri üzerinde değerlendirme yapmak yerine, yalnızca şiddetsizlik modeli için uygun olduğu ölçekte kapitalizmin eleştirisi yapılmaktadır. Bunun anlamı da yapılacak analizin aktivistler açısından çok açık olması gerektiğidir. Yüksek seviyeli bir analiz sadece birkaç bilimadamı tarafından anlaşılabilir; ki böyle bir analiz de sadece o bilimadamları için bir değer ifade eder.

Belki de belirtmeye gerek yok ama burada benim önerdiğim şey, başarılı olabilmesi için edindikleri fikirleri pratiğe yansıtabilen çok sayıda kişi içeren bir sürece mütevazi bir katkıdır.

Özet

Yukarıda ana hatları ile açıklanan aktivist eksenli analiz çerçevesinde ikinci bölümde şiddetsizlik incelenecektir. Genel hatları ile bu yaklaşımda kullanılan yöntemler açıklanacak, örnekler verilecek, yaklaşımın lehinde ve aleyhinde dile getirilen tezlerden söz edilecek ve şiddetsizlik teorisine kısaca değinilecektir. Şiddetsizlik teorisi ve uygulaması hakkında yüzeysel de olsa bilgiye sahip olanlar için bu bölümdeki açıklamalar oldukça tanıdık gelecektir.

Kapitalizm gibi hakimiyet sistemleri ile mücadele etmede şiddetsizliğin teorik düzeydeki zayıflıklarına özellikle değinilmektedir. Varılan sonuç şudur: şiddetsizlik teorisi, mücadele edilen sistemin işe yarar bir analizi ile desteklenmelidir. Bu aslında çok açık bir ihtiyaçmış gibi gözükebilir; ancak aslında şiddetsizlik teorisi çok genel bir güç teorisine dayanmakta ve ancak birçok aktivist güç dinamikleri ve yerel sistemler hakkında pratik bir tecrübeye sahip olduğu için iyi işlemektedir. Bu kombine çalışmalar diktatörlük gibi çok açık ve belirgin baskı sistemleri için belli düzeyde işe yarayabilir; ancak kapitalizm gibi çok daha muğlak güç sistemleri için aktivistlerin çok daha derin bir anlayışa ihtiyaçları vardır.

Şiddetsizlik ile ilgili bu altyapıdan sonra üçüncü bölüm kapitalizmi ele almaktadır. Çalışanların sömürülmesi gibi kapitalizm ile ilgili çok belirgin problemlerin bazıları genel olarak ama çok kısa bir şekilde açıklanmaktadır.

Bölümün temel kısmı, kapitalizmin özellikle bir şiddetsizlik stratejisi geliştirme konusu ile ilgili üç merkezi öneme sahip özelliğini tanımlamaktadır. İlki en belirgin olanı: kapitalizmin, hükümet, ordu ve polis de dahil olmak üzere şiddet kullanma meşruiyetine sahip kamu birimleri ile olan ilişkisi. Şiddet gibi bir yaptırım olmadan kapitalizmin yaşaması söz konusu değildir. Ancak kapitalizmin bu şiddet aparatına dayanma hali piyasaların rutin işleyişi çerçevesinde hissedilememektedir. Dolayısıyla kapitalizmin şiddet kullanma meşruiyetine sahip birimler ile olan ilişkisinin açık bir şekilde ortaya konulması gerekmektedir. Şiddetsizlik özel olarak şiddete dayalı sistemlere meydan okumak ve onların etkinliğini ortadan kaldırmak için tasarlanmıştır; dolayısıyla da buradaki anahtar nokta, kapitalizmin şiddet ile olan bağlantı noktalarına odaklanan şiddetsizlik eylemleri geliştirmektir.

Ancak kapitalizm son tahlilde şiddete dayansa da çoğu zaman inanç sistemleri ve günlük davranışlar –örneğin tüketim, mülkiyet, bireycilik ve bencillik ile yakından ilişkili olanlar- kapitalist sistemi yaşatmaktadırlar. Bu tür inanç ve davranışlar ile mücadele etmek son derece zor bir iştir. Şiddetsizlik bu konuda bir yaklaşım ortaya koymaktadır; ancak belirtmek gerekir ki sadece bir yaklaşım arzu edilen sonucu vermeyecektir. Seçeneklerin ve alternatiflerin dikkatli bir şekilde gözden geçirilmesi şarttır. En fazla çaba inançlar ve davranışlar alanında gösterilmelidir; zira kapitalizmin ideolojik meydan okumaların etkisini azaltmada çok büyük bir yeteneği vardır.

Kapitalizmin bir şiddetsizlik stratejisi geliştirmeyi gerekli kılan üçüncü merkezi özelliği alternatifleri yok etmesidir. Kapitalizm yükselirken, toplum tarafından kontrol edilen üretim, kooperatifler ve alternatif uygulamalar gibi önceki sistemler ve alternatifler ya yok edildi ya da marjinalleştirildi. İşte kapitalizmin sanki tek seçenekmiş gibi gözükmesinin bir nedeni de kapitalizme alternatif sistemlerin ortadan kaldırılmış olmasıdır. Bu alandaki şiddetsizlik stratejisi son derece açık ve nettir: Gandhi’nin yapıcı program geleneğinde olduğu gibi alternatiflerin geliştirilmesi. Ancak sermayenin gücü dikkate alındığında geliştirilen alternatiflerin kapitalizmin yerine ikame edilmesinin kolay olmadığı görülür.

Dördüncü bölümde kısaca Leninizm ve demokratik sosyalizm gibi geleneksel kapitalizm karşıtı stratejiler incelenmektedir. Bu çerçevede bu stratejiler şiddetsizlik teorisi açısından ele alınmaktadır. Geleneksel anti-kapitalist stratejilerin hiçbiri kapitalizmin yerine daha iyi bir sistem getirememiştir. Gerçi sosyal demokrasinin kapitalizmin bazı aşırılıklarını sınırladığı söylenebilir; ancak bu, sözü geçen geleneksel girişimlerin başarısız oldukları gerçeğini değiştirmemektedir. Şiddetsizlik perspektifinden bakıldığında bu stratejiler ile ilgili temel problem, bu stratejilerin, değişimi sağlamak için şiddet kullanımına, yani devlet gücüne odaklanmış olmalarıdır. Bir şiddet sisteminin varlığı, bu sistemin güçlüyü desteklemek ve güçlüye meydan okuyanları bastırmak için kullanılabileceği anlamına gelir. Dolayısıyla bu kapitalizm karşıtı stratejiler halka çok sınırlı bir miktarda güç ve yetki vermişler ve gücün ve yetkinin çoğunu bir yönetici grubun ellerine bırakmışlardır. İster komünist rejimlerde komünist elitler veya politikacılar olsun, isterse bir sosyal demokrasi yönetimindeki bürokratlar olsun bu böyle olmuştur.

Bu başarısızlığa uğramış ve kusurlu kapitalizm karşıtı hareketleri dikkate almak gerekir; çünkü şiddetsizlik alternatiflerine en büyük düşmanlık bizzat sosyalistlerden gelmiştir. Komünizmin dağılmış olmasının çok büyük bir fırsat doğurduğu sonucuna varmak mümkündür. Kapitalizme karşı bir şiddetsizlik hareketinin şimdi çok daha fazla şansı vardır; çünkü şiddete dayanan alternatif sosyalist yol büyük ölçüde inanırlığını kaybetmiş durumdadır.

Beşinci bölüm kapitalizme alternatif şiddetsizlik yöntemlerini kısaca ele almakta ve örgütlü şiddeti kullanmaksızın toplumu örgütlemede geçerli olabilecek bazı prensiplerden söz etmektedir. Öyle görünüyor ki açık bir şekilde şiddetsizlik temelinde inşa edilmiş kapsamlı toplum vizyonlarının sayısı çok fazla değildir. İhtimalleri ortaya koyabilmek için dört model kısaca açıklanmıştır: sarvodaya, anarşizm, gönüllülük ve demarşi. Bu modeller incelendiğinde, şiddeti yaptırım olarak kullanma meşruiyetine sahip olmadan mevcut kapitalist sistemin hiç de sürdürülebilir olmadığı ortaya çıkmaktadır.

Şiddetsizliğin özelliklerinden birisi de kendi içinde uyumlu olmasıdır: kendi amaçlarını ve hedeflerini kendi araçlarında barındırmaktadır. Bir başka deyişle, şiddetsizlik metotları, şiddete dayanmayan pasif, yani barışçıl bir toplum hedefine ulaşmak için kullanılmaktadırlar. Şiddete dayanmayan bir toplum modellerine bakmak bu kendi içindeki tutarlılığı geliştirme ve yenileme sürecinin bir parçasıdır.

Yöntem, kritik ve alternatif ile ilgili temel bir girişten sonra stratejileri incelemenin zamanı gelmiş demektir. Bu iş altıncı bölüm ile on ikinci bölümler arasındaki bölümlerde yapılmaktadır. Altıncı bölümde stratejileri değerlendirme prensipleri tartışılmakta ve “uygulanacak kampanya bozulmaya ve yozlaşmaya karşı dayanıklı mıdır?” gibi soruları da içeren, kampanyaların değerlendirilmesinde kullanılabilecek bir kontrol listesi önerilmektedir. Bu kontrol listesi, takip eden bölümlerde mevcut ve muhtemel kampanyaları değerlendirmek için kullanılmaktadır.

Yedinci bölümde işçilerin mücadeleleri ele alınmaktadır. Bu çerçevede işçilerin daha iyi ücret, daha iyi işler ve daha iyi çalışma şartları, işçilerin kontrolü vb. için düzenledikleri kampanyalar incelenmektedir. İşçilerin kontrolü için düzenlenen kampanyalar örneğinde olduğu gibi bazı kampanyalar kapitalizme karşı potansiyel bir meydan okuma imkanı verirken diğerleri için aynı şeyi söylemek mümkün değildir. Ancak hem burada hem de daha sonra, bir sistem olarak kapitalizme meydan okumasa bile bir kampanyanın başka sebeplerden ötürü yine de çok değerli olabileceği açık bir şekilde belirtilmektedir.

Sekizinci bölüm, şiddetsizliğin tam sınırında bir yaklaşım olan sabotajı ele almaktadır. Dokuzuncu bölümde çevre sorunları ile ilgili aktivizm, özellikle de böcek ilaçlarına, nükleer güce ve yerel kalkınmaya karşı kampanyalar incelenmektedir. Onuncu bölümde ise, kapitalizmin etkisini ortadan kaldırma aracı olarak, askeri savunmaya alternatif bir toplum direnişi olan ve hiçbir şekilde şiddet içermeyen toplumsal savunma analiz edilmektedir. On birinci bölüm, ekonomik küreselleşmeye karşı düzenlenen üç kampanyaya değinmektedir: Çok Taraflı Yatırım Anlaşması’na (Multilateral Agreement on Investment) karşı düzenlenen kamapanya, genetiği değiştirilmiş organizmalara ve bedava yazılım geliştirilmesine karşı düzenlenen kampanyalar. On ikinci bölüm, kapitalizme karşı strateji olarak kullanılabilecek birkaç ekonomik alternatifi –toplum değişim şemaları, yerel para sistemleri ve gönüllü olarak basit yaşama- değerlendirmektedir.

Yedinci bölümden on ikinci bölüme kadar, kapitalizm ile mücadelede kullanılacak stratejilerin başarı potansiyellerini değerlendirmek için şiddetsizlik yaklaşımı çerçevesinde analiz edilen bir kontrol listesinin nasıl kullanılacağı anlatılmaktadır. Burada yapılan değerlendirmeler tanımlayıcı değildir. Önemli olan, aktivistlerin kendi kontrol listelerine kendilerinin karar vermeleri ve kendi hedeflerine göre kampanyalarını ve yöntemlerini belirlemeleridir. Son olarak on üçüncü bölümde şiddetsizlik kampanyaları ile kültürel değişim arasındaki ilişki tartışılmaktadır.

 





[1] Dev şirketlere karşı halk direnişleri örnekleri için bakınız, Naomi Klein, No Logo (New York: Picador, 1999).
[2] Gene Sharp, The Politics of Nonviolent Action (Boston: Porter Sargent, 1973), ss. 7-62. Sharp’ın konu ile ilgili fikirleri ikinci bölümde detaylı bir şekilde ele alınmıştır.
[3] Erik Dammann, Revolution in the Affluent Society (London: Heretic Books, 1984); Dave Dellinger, Revolutionary Nonviolence: Essays (Garden City, NY: Doubleday, 1971); George Lakey, Strategy for a Living Revolution (New York: Grossman, 1973); Brian Martin, Social Defence, Social Change (London: Freedom Press, 1993); Martin Oppenheimer, The Urban Guerilla (Chicago: Quadrangle, 1969); Geoffrey Ostergaard, Nonviolent Revolution in India (New Delhi: Gandhi Peace Foundation, 1985).
[4] Yeni yayına başlayan ve aslında devrim retoriği ile alakasız bir derginin adı şöyledir: Revolution: Business and Marketing in the Digital Economy (Devrim: Dijital Ekonomide İş ve Pazarlama). Bir reklam panosunda da şık ve oldukça pahalı takım elbiseler giyen birkaç modeli gösterirken panonun altında verilen internet adresinde şu yazıyordu: www.smashthestatusquo.com (statükoyu pataklayın). Bir örnek de Gandhi’yi ve O’nun tekerleğini kullanan Apple Computer reklamı. Apple bu reklamda Gandhi ile birlikte “think different” sloganını da kullanmaktadır. Ancak ironic bir şekilde Gandhi hem kapitalizmin hem de modern teknolojinin önde gelen kritiklerinden birisidir.
[5] Brian Martin, Technology for Nonviolent Struggle (London: War Resisters' International, 2001).
[6] Bu görüş şurada geliştirilmiştir: Brian Martin, "On the value of simple ideas," Information Liberation (London: Freedom Press, 1998), ss. 143-163. 

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Review of Anthem, by Ayn Rand

Az Seçilen Yol, Scott Peck