Şiddetsizlik

2

Şiddetsizlik

Birçok nedenden ötürü şiddetsizliği tanımlamalar veya teoriden çok örnekler ile açıklamak çok daha kolaydır.[1] Ve Gandhi’nin 1930’da Dandi’ye yaptığı ünlü yürüyüşten daha güzel bir örnek var mıdır? O dönemde Hindistan İngiliz yönetimindeydi ve acımasızca sömürülmekteydi. İngilizler tuz üzerinde bir tekel kurmuşlardı; onu vergilendiriyorlardı ve tuz üreten herhangi bir Hindistanlıyı da tutukluyorlardı. Gandhi, deniz suyundan yasadışı tuz üretiminin çok güzel bir sivil itaatsizlik örneği olduğuna karar vermişti. Bu eylemin etkisini en üst düzeye çıkarmak için Gandhi takipçileri ile birlikte 24 gün boyunca küçük bir sahil kasabası olan Dandi’ye yürüdü; bu arada yürürken de planladığı eylemi anlatıyor ve takipçilerinin sayısını arttırıyordu. Yürüyüş Dandi’de sona erdiğinde bu eylem çoktan güçlü bir örgütlenme yöntemi olduğunu göstermişti. Takip eden dönemde tuz üretimi ve buna bağlı tutuklamalar İngiliz hakimiyetinin acımasızlığı ve adaletsizliğini gözler önüne seren örnekler yaratmıştı. Dahası, bu yürüyüş etkisini göstermiş ve benzer tuz-üretimi sivil itaatsizlik eylemleri aynı anda hızla bütün Hindistan’a yayılmıştı.[2]
Eğer şiddet içeren bir direniş hedeflenmiş olsaydı bu tür bir örgütlenme biçimi mümkün olmazdı. Ne eylemcilerin sayısını arttırmada, ne eylemcilerin eğitiminde ve ne de eylemin kendisinde açıklık sağlanamazdı. Katılım çok sınırlı bir düzeyde olurdu. Son olarak da, şiddet eylemleri genelde muhaliflerin birlik oluşturmaları ve daha fazla destekçi bulmaları etkisi yaratmaktadır. Ancak Dandi yürüyüşü bunun tersine İngilizlere yönelik desteğin iyice azalmasını sağlamış dahası dışarıdan olayları gözlemleyenlerin sempatisini kazanmıştır.
ABD’de 1950’ler ve 1960’larda etkili olan sivil haklar hareketi şiddetsizliğin mükemmel örneklerinden birisidir.[3] Güney ABD’de köleler hürriyetlerini 1860’larda kazanmışlardı; ama siyahlara[4] karşı baskı ve ırksal ayrımcılık bütün şiddeti ile devam ediyordu. 1955’te, Alabama eyaletinin bir şehri olan Montgomery’de, bir sivil haklar aktivisti olan Rosa Parks, ayrımcı kanunlara açık bir şekilde meydan okuyarak bir otobüste, normalde kanunlara göre beyazlara ayrılan bir koltuğa oturdu. Parks kanunlara karşı geldiği için tutuklandı; ancak tutuklamadan sonra şehirdeki siyahlar otobüsleri boykot ettiler; birçoğu çok uzak mesafedeki işlerine giderken bile yürümeyi tercih etti. 
Sivil haklar hareketi daha sonra sayıları giderek artan boykotlar, “özgürlük seferleri” (beyazlar ile siyahların beraberce aynı otobüslerde Güneye seyahat etmeleri), oturma eylemleri, ayrımcılık politikasını sürdüren kentlere yapılan yürüyüşler, yolların trafiğe kapatılması eylemleri ve toplu gösteri ve mitingler ile ivme ve momentum kazandı. Sivil haklar hareketi bu şekilde 1960’lı yılların başlarında çok önemli mesafe kaydetti. 
Dünya çapındaki barış hareketi de şiddetsizlik yöntemini geniş bir şekilde kullanmıştır. Savaş karşıtlığı bir gelenek haline gelmiştir. Bu geleneğe göre insanlar artık savaşa katılmayı veya orduda yer almayı reddetmeye başlamışlardır. Özellikle bir savaşın sona ermesinden kısa bir süre sonra ortaya çıkan bir savaşa katılmayı reddeden çok sayıda kişi olmuştur; bunların önemli bir kısmı savaşa katılmayı reddedikleri için hapis cezalarına çarptırılmıştır; hatta bazı ülkelerde bunlara işkence edilmiş, bir kısmı da öldürülmüştür. Bazıları da vicdani retçiler olarak ordudan muafiyet talep etmişler; bazıları da askere alınmamak için bulundukları ülkeden başka bir yere göç etmişlerdir.
Barış eylemcileri, savaşları, silah üretimi ve ihracını, silah sistemlerini ve baskı rejimlerine askeri desteği protesto etmek için çok sayıda yaratıcı eylem yöntemi kullanmaktadırlar. Örneğin İngiltere’deki Greenham Common’da kadınlar Amerikan askeri üslerine karşı çok farklı yöntemler ile çıkmışlardır. Yıllarca üs çevresinde boy gösterdiler, gösteri ve miting düzenlediler, defalarca askeri kampa girdiler (sivil itaatsizlik eylemleri) ve böylece hem askerlerin hem de geniş kitlelerin desteğini kazanmaya çalıştılar.
Uygulanan diğer barışçıl protesto yöntemleri arasında şunlar da yer almıştır: yürüyüşler (bazıları kıtalar-arası), gösteriler, mum yakma eylemleri, sokak tiyatrosu, silah taşıyan trenlerin insan barikatları ile engellenmesi, nükleer test bölgelerine gemilerin gönderilmesi ve askeri belgelerin üzerine kan dökülmesi.
Geçtiğimiz yıllarda çevre hareketi de şiddetsizlik yöntemlerini sıklıkla kullanmıştır. Örneğin orman eylemcileri kendilerini buldozerlerin ve bıçkı motorlarının önüne atmışlar, zaman zaman da operasyonları engellemek için kendilerini biçme ekipmanlarına kilitlemişlerdir. Diğer bazı aktivistler de, bazen su kayakları kullanarak hatta bazen de yüzerek yağmur ormanlarından elde edilen ürünleri taşıyan gemilerin önlerine çıkarak kendilerini dahi riske atmışlardır.
Bu tür eylemler aslında toplumsal hareketlerin aktivitelerinin sadece görünen kısmını oluşturmaktadır. Etkili eylemlerin arkasında genelde durumu analiz etmek, eylem için hazırlanmak, şiddetsizlik eğitimi vermek, eylemler için toplumsal desteği harekete geçirmek ve eylemi koordine etmek için harcanan efor ve yapılan yoğun bir çalışma vardır. Tehlikeli ve ciddi bir eylemde “ön safta” bulunan her birey için sahne arkasında toplantıları, ulaşımı, yiyecekleri, çocuk bakımını, posterleri, halka yapılan açıklamaları, basın ile ilişkileri, yasal desteği, bağış toplamayı ve daha birçok faaliyeti ayarlayan onlarca kişilik bir ekip bulunabilir. Şiddetsizlik eyleminin birkaç çekici ve heyecanlı noktası olabilir; ancak bu görünen eylemleri desteklemek için yapılması gereken bir sürü rutin ve sıkıcı iş vardır. Dolayısıyla aslında şiddetsizlik eylemleri askeri operasyonlardan çok farklı değildir: bir savaş uçağı pilotunun sortisi uçak tasarımcılarının, inşacıların, test edicilerin, bakım işçilerinin, planlamacıların, muhasebecilerin, aşçıların ve diğerlerinin çalışmaları ile desteklenmektedir.  
Dahası, çok öne çıkan ve çok riskli eylemlerin diğer tür eylemlerden daha fazla bir etkiye sahip olduğu gibi bir kural yoktur. Bazen en etkili yöntemler komşular ile konuşmak, küçük broşürler basıp onları dağıtmak, küçük toplantılar düzenlemek ve mektup yazmak olabilir. Bazen de en etkili eylem belli ürünleri kullanmamak, popüler olmuş bir politikaya karşı sesini yükseltmek veya haksızlığa uğramış bir kişiye dostça yaklaşmak şeklinde kendini gösteren kişisel tavır veya davranış olabilir. İster şiddetsizlik olarak isimlendirilsin ister isimlendirilmesin, bu tür davranışlar, toplumun kökten ve alttan değişmesi sürecinin bir parçasıdır.
Şiddetsizlik askeri darbeleri etkisiz hale getirmek için de kullanılmıştır; bazılarında çok büyük başarılar elde edilmiştir. 1920’de, Almanya’da liderliğini Wolfgang Kapp’ın yaptığı bir askeri darbe girişimi olmuştu. Darbeciler başkent Berlin’i ele geçirdiler; seçimle işbaşına gelen hükümet Stuttgart’a kaçmak zorunda kaldı ve orada şiddetsizlik çağrısında bulundu. Bu çağrıya kulak veren kitleler Berlin’de ciddi katılımlı grevler ve gösteriler düzenlediler. Darbeciler ile işbirliği yapmamak bu örnekte çok etkili bir direniş aracı oldu. Hiç kimse Kapp’ın açıklamalarını yazmaya ve yayınlamaya yanaşmadı; banka yetkilileri, üzerlerinde uygun imza olmadığı gerekçesi ile Kapp’ın çeklerini paraya çevirmediler. Bu direniş sonucunda darbe düzeni sadece dört gün sonra çöktü.[5]
Cezayir Fransa’nın bir sömürgesiydi. 1954’ten itibaren ülkede çok sayıda kişinin ölümüne yol açan bir silahlı bağımsızlık mücadelesi devam etti. Ağustos 1961’de Fransa hükümeti bağımsızlığı verme yönünde adımlar attığı zaman Cezayir’deki bağımsızlık karşıtı generaller bir darbe girişiminde bulundular. Hatta Fransa’nın ülkeyi işgal ihtimali bile belirmişti. Cezayir’deki Fransız askerlerinin çoğu birliklerinde kalarak işbirliğine girmeyi reddettiler. Çok sayıda pilot uçaklarını kaldırmalarına rağmen, generaller tarafından kullanılmasın diye uçakları farklı yerlere uçurdu. Ayrıca Fransa’da kitlesel protestolar gerçekleşti. Darbe girişimi, bir kişi bile ölmeden sadece birkaç gün içinde başarısızlıkla sonuçlandı.[6]
Özellikle Orta ve Güney Amerika’da baskıcı hükümetlerin devrildiği çok sayıda örnek vardır.[7] 1994’te El Salvador’daki baskıcı askeri rejim askeri bir darbe girişimini kolayca püskürtmeyi başardı. Ancak kısa bir süre sonra bu sefer pasif bir direniş hareketi başladı. Üniversite öğrencileri bir grev başlattılar; daha sonra bu greve lise öğrencileri de katıldı; bir süre sonra da bu sefer doktorlar ve ticaret erbabı da greve katıldı. Katılımlarla devamlı bir şekilde yayılan grev en sonunda bütün ülkeye yayıldı. Polis gösterileri bastırmak için zaman zaman şiddet kullandı; bu şiddet kullanımı sırasında küçük yaşlarda bir çocuk öldürüldü. Bu ölüm sokaklarda kitlesel gösterilerin başlamasına neden oldu. Diktatör Martinez kalabalıklara karşı askerleri kullanma riskini almak istemedi; çünkü askerlere herhangi bir askeri darbe girişiminde güvenmek mümkündü; ama bir halk muhalefetinde askerlere güvenmek çok akıllıca olmayabilirdi. Martinez, şiddetsizliğin başlamasından yalnızca altı hafta sonra ülkeyi terketmek zorunda kaldı.[8]
Son olarak da şiddetsizliğin askeri işgallere karşı önemli başarılar elde ettiği birkaç örnekten söz etmek mümkün. 1968’de Varşova Paktı askerleri, ülkedeki komünist yönetimin özgürleştirme hareketlerine (“insani bir sosyalizm” girişimi olarak da bilinmektedir) son vermek amacı ile Çekoslovakya’yı işgal ettiler. İşgale karşı herhangi bir askeri karşılık verilmedi; çünkü Çek ordusu böyle bir karşılığın gereksiz ve yararsız olacağına karar vermişti. Ancak askeri karşılık yerine, işgale karşı siyasi liderlerden sıradan vatandaşlara hemen hemen herkesin katıldığı bir şiddetsizlik hareketi başlatıldı. En etkili muhalefet şekillerinden birisi şuydu: şiddetsizlike katılanlar işgalci askerlerle konuşuyorlardı; bir taraftan onlara gerçekte ne olup bittiğini anlatmaya, diğer taraftan da onları direnişe destek vermeye ikna etmeye çalışıyorlardı. Çünkü işgalci askerlere, ülkedeki kapitalist restorasyon hareketini engellemek için Çekoslovakya’nın işgal edildiği söylenmişti. İşgalin başlangıçtaki amacı kukla bir hükümetin kurulması idi; ancak işgalciler, işgalin üzerinden sekiz ay geçmiş olmasına rağmen bu amaçlarına ulaşamadılar: Çekoslovak Komünist Partisi’nin liderleri işgalciler ile işbirliği yapmayı reddettiler; işgalciler alternatif liderler de bulamadılar. Sonuçta işgal çok kötü bir şekilde geri tepti. Sovyetler Birliği’nin politikaları bütün dünyada inanırlığını kaybetti; Sovyet kampında bölünmeler görülmeye başladı; birçok komünist rejim de dış politikalarında değişikliğe gitti.[9]
 Dolayısıyla birçok durumda şiddetsizlik eylemleri, toplumsal hareketler tarafından askeri darbelere, diktatörlüklere ve işgallere karşı kullanıldıklarında son derece başarılı olduklarını göstermişlerdir. Ancak ya bazılarınca nihai hedef olarak görülen toplumsal devrimlerde şiddetsizliğin yeri nedir? Bu konuda verilebilecek en iyi örnek, 1978-1979 tarihleri arasında şiddetsizlik eylemleri ile yürütülen İran devrimidir.[10] İran Şahı, muhaliflerine karşı işkenceyi ve hapsetmeyi sistematik olarak kullanan baskıcı ve acımasız bir rejim kurmuştu. Rejim silahlı güçler ile destekleniyordu; daha da önemlisi ABD, Sovyetler Birliği, İsrail ve Arap ülkelerinin çoğu da dahil olmak üzere bütün büyük güçler bu rejimi en azından diplomatik olarak destekliyordu.
1978’de protestoların düzeyi yükselince polis kalabalığa ateş açtı; bu ateş sonucunda birkaç kişi öldü. İslami geleneklere göre 40 gün sonra yas tutma töreni düzenlendi. Bu tören siyasi bir protestoya dönüştü; yönetim protestucalara karşı yeniden güç kullandı. Bu öldürme, yas ve protesto süreci ülke çapında farklı yerlerde yaşandı; bu da direnişin tırmanmasına neden oldu; hatta bir süre sonra seküler kesim bile protestolara ve yas törenlerine katılmaya başladı. İşçiler de gerek grevler ile gerekse iş yavaşlatma eylemleri ile bu sürece dahil oldu; bir süre sonra bütün ekonomi durma noktasına geldi. Hem gösteriler sıklaştıkça hem de gösterilere katılanların sayısı arttıkça göstericilere karşı güç kullanımı ve ölenlerin sayısı da artıyordu. Ancak sonuçta askerler artık göstericilere ateş açmayı reddetmeye başladılar ve Şah da ülkeden kaçmak zorunda kaldı.
Şiddetsizlik boyunca İran’da ölen eylemcilerin sayısı onbinlerle ifade edilecek kadar yüksektir. Ancak bu yüksek rakam bile birçok silahlı kurtuluş mücadelesinde ölenlerin sayıları ile karşılaştırıldığında oldukça düşük kalmaktadır. Örneğin İran nüfusundan çok daha az bir nüfusa sahip olan Cezayir’in silahlı bağımsızlık savaşında yüzbinlerce insan öldürülmüştü.
Ancak belirtilmesi gereken çok önemli bir nokta vardır: şiddetsizlik girişimlerinin tümü uzun vadeli ve dayanıklı değişim getirmiş değildir. Şiddetsizliğin ne kısa ne de uzun dönemde başarılı olacağının bir garantisi yoktur. Çin’de 1989 yılında yaşanan demokrasi yanlısı hareket Pekin’de katliamla bastırıldı. Belki de bundan daha kötüsü, kısa süreli bir başarıdan sonra şiddetsizliğin heyecanını kaybetmesi ve amacını unutmasıdır. 1944’te El Salvador’da, Martinez diktatörlüğüne karşı başarılı bir şekilde yürütülen şiddetsizlik hareketi El Salvador halkı için uzun süreli bir iyileşmeyi de beraberinde getirmedi. Şiddetsizliğin başarıya ulaşmasından sonra 1944 yılı içinde bir askeri darbe daha oldu ve takip eden yıllarda ülkede tekrar baskı rejimi hakim oldu.
İran devriminin sonrası aynı şekilde bir felaket oldu. Ayetullah Humeyni’nin önderlik ettiği yeni rejim, muhaliflerine karşı en az Şah rejimi kadar acımasız olmaya başladı. 
Bu noktada, şiddetsizlikte planlamanın rolüne işaret etmek gerekir. Hindistan’daki bağımsızlık hareketi, ABD sivil haklar harekeri, barış hareketi ve çevre hareketi gibi toplumsal hareketlerdeki şiddetsizlik genellikle analiz, hazırlanma, eğitim ve mobilizasyon ile desteklenmektedir. Aktivistler neyi amaçladıklarını düşünür ve yöntemlerini dikkatlice seçerler. Yığınla hazırlık çalışması ve dikkatli bir planlama süreci sonunda, hareketin amaçlarına ulaşması sağlanmaya çalışılır.
Yukarıdakinin tersine, darbeler, diktatörlükler ve işgallere karşı geliştirilen eylem biçimleri büyük ölçüde spontan olagelmiştir. Kapp Putsch, Cezayir’de Generaller darbesi, El Salvador’da pasif ayaklanma, Sovyet işgaline karşı Çekoslovak direnişi ve İran devrimi örneklerinde çok az planlama, hazırlık ve eğitim vardı. Kısacası, bu örneklerdeki şiddetsizlik büyük ölçüde aniden başlamış ve yayılmıştı.
Ancak spontan eylem başarı veya uzun vadeli değişim için güvenilir bir temel değildir. İnsan kaynağı, silah, eğitim ve liderlik olmadan bir ordunun başarılı olması beklenemez. Şiddetsizlik niye daha farklı olsun ki?
Bunun anlamı şudur: şiddetsizliğin gücünün henüz farkına varılmamıştır. Yüzyıllardır askeri yöntemler sistematik bir şekilde kullanılagelmiş ve askerlerin eğitimi, silahların geliştirilmesi ve stratejilerin belirlenmesi için çok ciddi miktarlarda kaynaklar ayrılmıştır. Askeri yöntemlerdeki kadar olmasa da şiddet içeren devrim hareketlerine de ciddi miktarlarda kaynak ayrılmıştır. Buna karşılık şiddetsizlike çok az destek verilmiş, çok az şans tanınmıştır; bu nedenle de şiddetsizlik çok az gelişebilmiştir. 

Şiddetsizlik eylemi

Gene Sharp şu tanımı veriyor: “Şiddetsizlik eylemi, eylemcilerin fiziksel şiddet kullanmaksızın belli şeyleri yaparak –veya yapmayı reddederek- çatışmayı sürdürdükleri çok sayıda spesifik protesto, işbirliğine girmeme ve pasif müdahale yöntemlerini kapsayan genel bir terimdir.”[11] Sharp, klasik çalışması Şiddetsizliğin Politiği (The Politics of Nonviolent Action) adlı çalışmasında birbirinden farklı 198 şiddetsizlik yönteminden bahsetmiştir. Hatta bu çalışmasının yayınlanmasından itibaren yaklaşık yüz tane daha keşfetmiştir. Şiddet içermeyen protesto ve ikna yöntemlerinden bazıları şunlardır: halka açık ve halka yönelik konuşmalar, dilekçeler, pankartlar, sembollerin takılması,dostça yaklaşım vb.  İşbirliğine girmeme yöntemlerinden bazıları ise şunlardır: toplumsal boykot, öğrenci grevi, protesto göçü, tüketici boykotu, kiralamayı reddetme, borç ödemeyi reddetme, uluslararası ticaret ambargosu, mahkumların grevi, seçimlerin boykotu, atanmış görevlileri kabul etmeme, sivil itaatsizlik, bilinçli olarak verimliliği düşürme, sessizlik vb. Pasif müdahale yöntemlerinden bazıları ise şunlardır: açlık grevi, oturma eylemleri, şiddet içermeyen engelleme, grevi sürdürme, mallara el konulması, alternatif piyasalar, casusların kimliklerini ifşa etme, alternatif hükümet vb.
Şiddetsizlik kısaca, terimin ifade ettiği şeydir aslında: eylemsizlikten çok eylem içinde olmaktır, ancak fiziksel şiddet kullanmaktan her ne olursa olsun kaçınmaktır. Şiddetsizlik zorlayıcı olabilir ve fiziksel olmayan zarara da yol açabilir. Grevler, boykotlar ve oturma eylemleri herhangi bir sektör veya işletme için ekonomik bir zarara neden olabilir. Siyasi yetkililer ile veya karar verme makamında olan alternatif figürler ile işbirliğine girmeme herhangi bir hükümet birimi için siyasi bir zarara yol açabilir. Dolayısıyla herşeyden öte şiddetsizlik çatışmanın gerilimini arttıran bir yöntemdir. Eğer etkili ve verimli olacaksa şiddetsizliğin belli bir etkisinin olması zorunludur.
Şiddetsizlik fiziksel şiddet içermez. Dolayısıyla bu yöntemde dövme, işkence ve öldürme kesin bir şekilde yoktur. Ancak şiddetsizlik çatışmanın gerilimini arttırmayı amaçlar; bu nedenle de bu yöntemde her zaman bir toplantıya katılma, bir seçimde oy kullanma veya bir gazeteyi okuma gibi rutin aktiviteler yer almaz. Ancak bu rutin aktiviteler şayet açık bir şekilde şiddetsizliğin bir parçası ise bu durumda bu yöntemlere de başvurulur. Örneğin bir hükümet havuçları yasadışı ilan etmişse o zaman havuç yetiştirmek, satmak ve satın almak şiddetsizliğin bir şekli olabilir.
Şiddetsizlik ile ilgili olarak üzerinde durulması gereken önemli bir nokta da bu yöntemin “iyi” amaçlar için kullanılmaya uygun olup olmadığıdır. Şüphesiz böyle bir soruya verilecek cevap neyin iyi olduğuna kimin karar verdiğine bağlı olacaktır. Örneğin finanse etmeyi sona erdirmek ırksal ayrımcılığı hem desteklemek hem de bu ayrımcılığa muhalefet etmek için yapılabilir. 1956’da Virginia eyaletinde yasama meclisi, ırksal olarak entegre olmuş herhangi bir okulun eyalet bütçesinden desteklenmesini yasaklayan bir yasa çıkarmıştı.[12] Tam tersine, Güney Afrika’daki ırk ayrımı üzerine dayalı rejime karşı yürütülen uluslararası kampanya yatırımların çekilmesini de içeriyordu. Gandhi’nin yaklaşımında baskıya karşı eyleme geçmek şiddetsizlik düşüncesinin ayrılmaz bir parçasıdır. Buna karşılık Sharp’ın pragmatik yaklaşımında şiddetsizlik iyi veya kötü bir hedef için kullanılabilen bir yöntemdir. Burada Gandhi’nin yaklaşımı için “satyagraha”, Sharp’ın pragmatik yaklaşımı için ise “şiddetsizlik” kavramları kullanılmaktadır. Ancak belirtmek gerekir ki pratikte, pragmatik kavramı kullananlar bile aslında baskıya meydan okumada kullanılan şiddetsizlik örneklerine atıfta bulunmaktadırlar.
Şiddetsizliğin iyi veya kötü amaçlar için kullanılabilir olması onun nötr bir yöntem olduğu anlamına gelmemektedir. Silahlar da kötü veya iyi amçlar için kullanılabilir; ancak silahlar, toplumsal bir faydadan çok zarara yol açacak şekilde kullanıldıkları için nötr değildirler. Güdümlü bir füze içsel bir önyargı ile inşa edilir: yok etmek ve öldürmek için kullanılması kolay bir alettir. Ancak aynı füze prensipte harmoniyi arttırmak için de kullanılabilir. Şiddetsizliğin güçlü noktalarını anlamak için bu faydaları listelemek faydalı olabilir:
  • Şiddetsiz bir dünya yaratma peşinde koşanlar için şiddetsizlik kendi içinde son derece tutarlıdır: şiddetsizlik yalnızca hedef ile uyumlu yöntemleri kullanır. Halbuki örneğin savaşı önlemek için şiddet tehdidine dayanmak zorunda olan askeri savunma için bu geçerli değildir.
  • Şiddetsizlik toplumsal mücadelede maksimum katılıma izin vermektedir. Yaşı veya yetenekleri ne olursa olsun, hemen hemen herkes bir dilekçeyi imzalayabilir veya bir boykota katılabilir. Halbuki belli bir bedensel disiplin ve sağlamlık gerektiren ve çoğunlukla bu nedenle de kadın, çocuk ve yaşlılar için uygun olmayan askeri güçlerde ve gerilla güçlerinde durum böyle değildir. 
  • Şiddetsizlik genellikle şiddet kullanılarak yapılan eylemlerden daha iyi sonuç verir; çünkü bu yöntem ile muhaliflere ve üçüncü taraflara karşı üstünlük elde etme ihtimali daha fazladır. Dahası, şiddetsizlik, hükümetlere yapılan resmi şikayetler, mahkeme mahkemelere başvurma ve seçimler gibi resmi kanallara göre daha iyi sonuçlar verir; çünkü şiddetsizlik idari bir etkisi, hukuki bir desteği veya seçimle ilgili bir etkisi olmayanlarca bile kullanılabilmektedir.
  • Şiddetsizlik genelde daha uzun süren bir değişikliği de beraberinde getirir; çünkü şiddetsizlik, şiddet eylemleri veya resmi girişimlerin aksine, halkın katılımını sağlamada çok daha başarılıdır. 
  • Şiddet eylemleri ile karşılaştırıldığında şiddetsizlik genellikle daha az kayıplara neden olur. Her ne kadar şiddet şiddetsizlik eylemcilerine karşı kullanılıyorsa da bu şiddetin derecesi genellikle silahlı direnişe karşı gösterilen şiddetin derecesinden daha azdır; çünkü şiddet kullanan bir muhalife karşı şiddet kullanılmasını meşrulaştırmak çok daha kolaydır. Ancak belirtmek gerekir ki şiddetsizliğin daha az ölümlere veya yaralanmalara neden olacağının bir garantisi yoktur.[13]
Ancak şiddetsizliğin bazı güçlü yanları bunlar ise zayıf noktaları nelerdir? Şüphesiz ki şiddetsizlik işe yaramayabilir; ancak hiçbir metodun her şart altında işe yarama garantisi yoktur. Bu nedenle de şiddetsizliği iki alternatif ile karşılaştırmak faydalı olabilir: bu alternatiflerden biri şiddet (silahlı çatışma), diğeri ise resmi kanallar (örneğin bürokrasi, mahkemeler ve hükümetler aracılığı ile faaliyet gösterme).
  • Şiddetsizlikte disiplini sağlamak bazı durumlarda çok zor olabilir. Şiddet kullanan veya eylemden kaçan birkaç kişi bütün bir hareket için çok zararlı olabilir. Askeri güçler disiplini sağlamak için güç kullanırlar; örneğin askeri örgütlenmelerde emirlere uymayı reddedenlere ceza verilebilir. Resmi kanallar ise kendi şartlarını kendileri koyarlar; örneğin doldurulması gereken formlar ve yapılması gereken ödemeler: kurallara uymayanlar çok az ilerleme kaydedebilirler. Şiddetsizlikte disiplin daha çok ahlaki yaptırımlara bel bağlamak zorundadır. 
  • Şiddetsizlik için desteği harekete geçirmek zor olabilir. Askeri güçler profesyonel askerleri istihdam edebildikleri gibi zorunlu askerlik kurumunu da işletebilirler. Hükümet bölümleri ise kendi elemanlarını istihdam ederler. Şimdiye kadar şiddetsizlik aktivistleri ise gönüllü olagelmişlerdir. 
  • Şiddetsizliğin bir imaj problemi vardır. Silahlı mücadeleyi benimsemiş ya da bu tür bir mücadeleye taraftar olanların bakış açısından şiddetsizlik zayıf görünmektedir. Buradaki standart varsayım, daha fazla şiddet kullanma kabiliyetine sahip olan tarafın mücadeleyi kazanacağıdır. Resmi kanallara taraftar olanların bakış açısına göre ise şiddetsizlik uygunsuz ve illegaldir. 
  • Reform için pragmatik bir reform olarak şiddetsizlik uzun süreli bir değişikliği de beraberinde getiremeyebilir. Yukarıda belirtildiği gibi diktatörlük rejimlerine karşı yürütülen olağanüstü şiddetsizlik kampanyaları oldu; ancak bu kampanyaların sonrasında yeni bir baskı sistemi ortaya çıktı. Daha küçük bir ölçekte, bir hükümet politikasında şiddetsizlik protestoları, protestocular ortadan kaybolduklarında tamamen tersine çevrilebilecek bir değişikliğe neden olabilirler. 
  • Sistematik bir alternatif olarak şiddetsizlik son derece radikal etkilere sahiptir. Şiddet içermeyen bir sistemle bir toplumu yönetmek, hükümetlerin ve şirketlerin geniş bir destek olmadan yaşayamayacağı anlamına gelmektedir. İş dünyasını, toplum hizmetlerini ve savunmayı organize etmek için tamamen farklı düzenlemelere ihtiyaç duyulabilecektir. 
Dolayısıyla şiddetsizliğin çok sayıda güçlü yanları olmakla birlikte bu yöntemin aynı zamanda çok sayıda zayıflıkları da vardır. Güçlü yanlardan bazıları, örneğin kendi içindeki tutarlılığı, katılıma müsait olması ve uzun süreli değişime yol açması, kapitalizme meydan okumak için çok önemlidirler.
Bir taraftan şiddetsizliğin uzun süreli bir değişikliği beraberinde getirebileceğini söylerken diğer taraftan da bu direnişin getirdiği değişikliklerin çoğunun aslında kırılgan olduğunu iddia etmede bir çelişki varmış gibi gözükebilir. Ancak burada unutulmaması gereken bir nokta vardır: şiddetsizlik, şiddet kullanılarak ya da resmi kanallar ile yapılan direnişe göre daha uzun süreli bir değişikliği sağlayabilir; çünkü şiddetsizlikte katılım oranı oldukça yüksektir. Ancak buna rağmen şiddetsizlik ile elde edilen değişikliğin geri tepmesi riski oldukça fazladır. Şiddet kullanmadan uzun süreli bir değişikliği sağlamak oldukça zordur; şiddet kullanmak ise ciddi can kayıplarına neden olma riski taşımaktadır.  

Şiddete dayalı baskı[14]

Şiddetsizliğe karşı dile getirilen genel bir iddia, bu direnişin şiddetli baskı rejimleri karşısında işe yaramayacağıdır. Direniş olduğu bahanesine sığınarak insanları öldüren acımasız işgalcilere karşı şiddetsizlik ne yapabilir? Ya da bir toplumun tümden yok edilişi karşısında şiddetsizliğin şansı nedir? Hitler ve Stalin’in kurduğu diktatörlük rejimleri gibi baskıcı rejimlere karşı şiddetsizlik gerçekten işe yarayabilir mi?
Bu sorulara verilebilecek farklı cevapları araştırmak oldukça önemlidir. Şiddetsizlik çok baskıcı rejimler karşısında başarılı olabilir. Daha önce belirtildiği gibi İran devrimi son derece acımasız ve işkenceyi ve kitlesel öldürmeyi bir sindirme aracı olarak benimsemiş bir yönetime karşı yapılmıştı. Norveç, Danimarka ve Hollanda da dahil olmak üzere bazı ülkelerde Nazilere karşı oldukça etkili sayılabilecek şiddetsizlik hareketleri geliştirilmişti.[15] Ancak bir bütün olarak Nazilere karşı şiddetsizlik denenmiş değildir. Çok sayıdaki Alman Nazileri desteklediği gibi diğer ülkelerde de Nazilere hayran olan çok sayıda insan vardı. Askeri yöntemleri destekleyenler özellikle Nazilere sempati ile bakma eğiliminde olmuşlardır.
Almanya dışında Nazilerin etkinliğini azaltmak için şiddetsizlik yöntemlerini kullanan sistematik herhangi bir girişim yoktu. Stephen King-Hall Alman halkının Hitler’e verdiği desteği azaltmak amacı ile İngiliz hükümetinin desteğini sağlamak için nasıl çaba gösterdiğini anlatmaktadır.[16] Bu konuda başka da bir çalışma olmamıştır; dolayısıyla, Almanya dışından gelecek güçlü ve örgütlü ama şiddet içermeyen pasif eylemlerin Nazi rejimini en azından dizginleyebileceği ihtimali dikkate alınmak durumundadır.
Ancak belirtmek gerekir ki Nazilerin iktidarda olduğu dönemde Hitler’e karşı bir Alman muhalefet vardı. Bu yerli muhalefet ne Müttefik güçler tarafından desteklendi ve güçlendirildi; ne de savaş sonrasında savaş ile ilgili yazanlar bu muhalefete gereken ilgi ve sempatiyi gösterdiler.[17]
Başka bir örnek olarak Saddam Hüseyin döneminde Kuveyt’in 1990’da Irak ordusu tarafından işgalini düşünün. Kuveyt halkının şiddetsizlik göstermesi muhtemelen mümkün değildi; zira Kuveyt büyük ölçüde eşitsizliğin hakim olduğu otoriteryen bir toplumdu. Bu nedenle de şiddetsizlik için bir halk tabanı inşa etmek mümkün olamayacaktı. Aslında Saddam Hüseyin’i 1980’lerde durdurmak gerekiyordu. Hem baskıcı hem de antidemokratik olan Irak, Kuveyt ve diğer Körfez ülkeleri hükümetlerine karşı şiddetsizliğin çoktan gösterilmiş olması gerekiyordu.
Saddam Hüseyin’in yönetimindeki Irak’ın böylesine bir askeri bir güç ve tehdit haline gelmiş olmasının temel nedeni dış güçlerin sağladıkları destekti. Irak’ın İran’ı 1980’de işgal etmesi ABD, Sovyetler Birliği ve diğer ülkelerin hükümetleri tarafından desteklenmişti. Çok sayıdaki şirket Saddam Hüseyin’e silah ve askeri teknoloji satmıştı. Hükümetler Saddam’ın İranlılar’a ve Irak Kürtlerine karşı kimyasal silah kullanmasına ve Irak’taki siyasi muhaliflerini acımasızca etkisiz hale getirmesine karşı sessiz kalmayı tercih ettiler. Kuveyt’i işgal edinceye kadar Saddam’a verilen diplomatik desteğin sınırları oldukça genişti.
Birçok hükümet 1980’li yıllar boyunca Saddam Hüseyin’e destek verdikleri için şiddetsizliğin anahtar rolü Batı hükümetlerinin ikiyüzlü dış politikalarını ifşa etmek ve bu politikalara karşı çıkmak olmak zorundaydı. İşte bu, gelecek adına alınması gereken bir derstir. Bugün dünyada Batı hükümetleri tarafından desteklenen çok sayıda baskıcı rejim bulunmaktadır.
Gerçek hayattaki diktatörler aslında zannedildikleri kadar güçlü değildirler. 1970’ler ve 1980’lerde Arjantin ve Şili’deki baskıcı askeri rejimler döneminde bile çok sayıda kişi gerek işyerlerinde gerekse halk protestolarında muhalefetlerini açıkça ifade etmeye devam etmişlerdir. Öğrenci protestoları Güney Kore ve Burma’daki sert rejimleri sarsmıştır. Eğer şiddetsizlik iyi hazırlanabilir ve genişletilebilirse diktatörlüklerin devam etmesi güçleşir.
Örneğin önce tutuklanan daha sonra da işkenceye tabi tutulan yayıncı Jacobo Timerman’ın Arjantin’deki cesur duruşunu ele alalım. Uluslararası bir kampanya sonucunda serbest bırakıldı; daha sonra da bizzat kendisi yaşadıklarını son derece etkili bir kitapta dile getirdi.[18] Timerman’ın çabaları, ülkedeki generallerin rejiminin dağılmasına önemli katkıda bulundu.
Acımasızlık –yani hükmedenin psikolojisi anlamındaki acımasızlık- anahtar bir etken olmayabilir. Asıl mesele, hükmedenin bir şekilde şiddetsizlikçilere nasıl bağımlı hale getirileceğidir. Bu ekonomik bir bağımlılık olabilir. Veya direniş içinden tanıdıkları olan aile üyelerinin etkisi olabilir. Eğer bir bağımlılık ilişkisi kurulabilirse, ağır baskı kurması durumunda hükmeden güçlü engellerle karşılaşacaktır; zira hükmeden üzerindeki baskı artacaktır. Ancak iki taraf arasında doğrudan veya dolaylı bir bağlantı yoksa görece olarak iyi bir hükmedici bile son derece iğrenç şeyler yapabilir.[19]
Aşırı baskı konusu acı çekme konusunu da gündeme getirmektedir. Gandhian gelenekte şiddetsizlikçilerin çile çekmesi şiddetsizlik eyleminin etkinliği ve başarısı için temel bir mekanizmadır; çünkü bu acı ve çilenin tanınması ve bilinmesinin muhaliflerin “kalplerinin yumuşaması”nda etkili olması beklenir. Ancak acı ve çilenin kaçınılmaz olduğunun kabul edilmesi özellikle feministlerce eleştirilmiştir. Daha pragmatik bir yaklaşımda ise çilenin şiddet kullananların daha yumuşak davranmalarına nadiren neden olduğunun ifade edilmesidir. 1930 tuz direnişinde (satyagraha) protestoculara acımasızca saldıran polisler, neden oldukları acıdan dolayı yaptıklarından vazgeçmiş değillerdi. Ancak kampanya, gazeteci Webb Miller’in yazdıkları vasıtası ile olan biteni öğrenen dünyanın her yerinden insanlar üzerindeki etkisi nedeni ile başarılı oldu.[20] Dolayısıyla kazanmanın anahtarı, kampanya ile ilgili her türlü bilgiyi yayan bir gözlemciler ve ileticiler zinciri idi. Kampanya, söz konusu zincir, nihai tahlilde sorumlu olanlara –bu örnekte İngiliz hükümeti- ulaşana kadar devam ediyordu. Bu sürece “büyük şiddetsizlik zinciri” adı verilmişti.[21]
Şiddetsizlik yöntemlerin hepsinde aktivistler fiziksel saldırıya açık değildirler. Örneğin boykotlar, oturma eylemlerine göre daha güvenlidirler. Eğer baskı çok şiddetli ise yöntem ve taktikler özenle seçilmek zorundadır. Taktik ve yöntemlerin gereğinden fazla kullanılması eylemlerin sürdürülmesinde hatalara ve emirlerin yanlış anlaşılmasına neden olabilir. Fabrikaları kapatmak, muhalifleri korumak, yaşamak için gıda ve sığınak sağlamak ve baskıyı dünyaya ifşa etmek gibi konularda önceden hazırlanmak çok önemlidir. Direnişe sağlanan destek genişlediğinde açıkça meydan okuma mümkün hale gelir.
Birçok ülkede kapitalizme meydan okumak, örneğin çok katı bir diktatörlükte olduğu gibi acımasız fiziksel saldırıya meydan vermeyebilir. Kapitalizmin normal işleyişinde çile ve acı, iş kaybetme, yaşam alanlarının yok edilmesi, işyerlerinde yaralanma ve tehlikeli ürünlerin zarar vermesi gibi ekonomik mekanizmalar yoluyla kendini göstermektedir. Daha sonraki bölümlerde de görüleceği gibi kapitalist baskı ile mücadele etmek tüketim toplumunun cazibeleleri ile mücadele etmekten daha kolaydır. 

Şiddetsiz bir toplum

Şiddetsizliğin genelde bir yöntemler dizisi olduğu düşünülür; ancak şiddetsizlik aslında bir hayat tarzı temelidir de aynı zamanda. Şiddetsizliği ele almanın birkaç yolu vardır. Birincisi, kısmen Gandhi’nin mirası da olan yapıcı programdır. Bu program, yoksulluk, ayrımcılık, sömürü ve diğer toplumsal hastalıkların üzerinden gelmek için pozitif adımlar atmayı ve toplumsal hareketler yardımıyla da yepyeni toplumlar inşa etmeyi içermektedir. Şiddetsizlik genelde “negatif” bir süreçtir: zira bu direniş hakim sistemlere karşı kullanılır. Asıl tamamlayıcı süreç, hakimiyet ve baskının olmadığı sistemlerin inşa edilmesidir.
Yapıcı programa hizmet programı da denilebilir; zira burada amaç en fazla ihtiyacı olanlara destek ve yardım sağlamaktır. Şiddetsiz bir toplum yaratmanın bir diğer boyutu da, baskıyı en az düzeye indiren toplumsal, siyasi ve ekonomik düzenlemelerin yaratılmasıdır. Buna, yapıcı programın “kurum inşası” süreci adı da verilebilir. Bu süreç örneğin, neyin üretileceğine ve çalışmanın nasıl yapılacağına işçiler ve topluluk üyelerinin karar verdikleri çalışma alanlarını içerir. Bu konu, kapitalizmin şiddet içermeyen alternatiflerinin açıklandığı beşinci bölümde daha detaylı bir şekilde ele alınmıştır.
Ancak şiddetsiz bir toplumun başka bir boyutu da uygun teknolojidir.[22] Ayakkabıdan, televizyondan ve iğneden tutun da jetlere ve bilgisayarlara kadar herşeyi içeren teknoloji hem toplumun bir ürünüdür, hem de siyasi ve ekonomik değerlerin bir yansımasıdır. Bazı teknolojiler şiddetsizlik için diğerlerine göre daha uygundur. Örneğin posta, telefon ve elektronik posta gibi interaktif iletişim medyası, gazeteler ve televizyon gibi tek yönlü medyaya göre sömürüye daha az imkan tanımaktadır. Şiddetsiz bir toplum yaratmanın bir yolu kendi kendine yeterliliği sağlayan teknolojiyi seçmek ve geliştirmektir.[23]
Bu kısa özet sadece şiddetsiz bir topluma ulaşma konusundaki ihtimallere kısa bir giriş yapmaktadır. Burada varılmak istenen nokta, bir yöntem olarak şiddetsizliğin resmin sadece bir parçası olduğudur. Yöntemin bir alternatife bağlanması gerekmektedir. 

Gücün rıza teorisi (The consent theory of power)

Gandhi şiddetsizliği ahlaki bir mesele olarak görürken bir taraftan da, şiddetsizlik eylemcilerinin kendilerini feda etmeleri ve amaçlarına bağlılıklarını görmeleri sonucunda muhaliflerin fikirlerini değiştirmeleri için bir araç olarak kullanmak istemiştir. Bu yaklaşım şiddetsizliğin gücünün bazı yönlerini ortaya koyuyorsa da bu şiddetsizliğin kendi kendine yeterli olduğu anlamına gelmemektedir. Ahlaki ikna çabası bazen yüz yüze karşılaşmalarda işe yarayabilir; ancak bu çaba, sebep ve sonuç birbirinden ayrıldığında çok düşük bir şansa sahiptir. Bombardıman uçaklarını kullanan pilotlar, attıkları bombalar nedeni ile kendilerinden çok uzakta acı çeken insanların varlığından az da olsa pişmanlık ve üzüntü duyuyorlarsa da büyük uluslararası bankaların yöneticileri, yabancı ülkelere yönelik borç verme politikalarının neden olduğu acıyı hiç hissetmemektedirler.[24]
Özellikle de kapitalizm ile mücadelede şiddetsizliğin zayıflıkları ve güçlü yanlarını anlamak ve kavramak için Gene Sharp’ın, kendisinin şiddetsizlik siyaseti çalışması için teorik bir temel olarak teklif ettiği gücün rıza teorisine kısaca bakmak gerekmektedir.[25] Sharp şiddetsizlik konusunda dünyanın en önde gelen bilimadamıdır. Her ne kadar diğer bilim adamları Sharp’ın çalışmalarına fazlaca ilgi göstermemişlerse de Sharp’ın teorisi “şiddetsizlik” çevrelerinde oldukça etkilidir. Sharp’ın güç teorisi genellikle şiddetsizlik eğitiminde teori müfredatında ele alınmaktadır.
Sharp’ın güç teorisinin özü oldukça basittir:
  • Toplumdaki insanlar yönetenler ve yönetilenler şeklinde iki temel gruba ayrılabilir;
  • Yönetenlerin gücü ve iktidarı, yönetilenlerin yönetime rıza göstermelerinden kaynaklanmaktadır;
  • Şiddetsizlik, bir rızayı geri çekme süreci ve dolayısıyla da modern çağın önemli problemleri olan diktatörlük, soykırım, savaş ve baskı sistemlerine karşı meydan okumanın bir yoludur.
Buradaki iki anahtar kavram yöneten-yönetilen sınıflandırması ve rıza fikridir. Yönetici kavramı sadece yürütmenin başı olan figürleri değil Devlet yapısındaki bütün yönetici grupları ve organları da içermektedir.[26] Sharp, özellikle devlet bürokrasisi, polis ve silahlı kuvvetler başta olmak üzere çok sayıda yapıyı zikretmekte ve böylece devlet üzerinde odaklanmaktadır.[27] Dolayısıyla yönetilenler dışında kalan her kişi ve kurum yöneten sınıfına dahil olmaktadır.
Sharp, toplumsal gücün bir türü olan siyasi gücü “gücü elinde tutan birimlerin, özellikle de hükümet kurumları, Devlet ve bunlardan herhangi birine muhalefet eden grupların amaçlarına ulaşmada mevcut olan, otorite, ödül ve yaptırımlar da dahil olmak üzere bütün araçlar, etkiler ve baskıların toplamı”[28] olarak tanımlamaktadır.  Sharp analizini, gücün kişide veya bir yöneticide veya bir yönetici organda içsel olarak bulunan monolitik bir varlık olduğu şeklindeki genel düşünceye karşı çıkarak ortaya koymaktadır. Sharp gücün çoğulcu ve kendisinin “güç merkezleri” diye isimlendirdiği sayıca çok ve birbirinden nitelik olarak da oldukça farklı gruplar ve mekanlarda içsel olarak bulunan bir varlık olduğunu iddia etmektedir. Bu güç merkezleri, özellikle de bu güç merkezleri sayıca çok ve toplumda eşit bir şekilde dağıldığında yönetici iktidarı ve gücüne karşı önemli bir karşı-güç niteliği kazanmaktadır. 
Gücün yöneticilere ait olduğu tezi kabul edildiğinde bu sefer bu gücün başka bir yerden gelmesi gerektiği sorunu ortaya çıkmaktadır. Sharp şu güç kaynaklarını vermektedir: otorite, insan kaynakları, beceriler ve bilgi, görünmeyen etkenler, maddi kaynaklar ve yaptırımlar. Bu güç kaynaklarının temeli nedir? İşte Sharp’ın ikinci önemli anahtar kavramının tartışmaya girdiği yer burasıdır. Sharp şöyle demektedir: “yöneticinin gücünün bu kaynakları yönetilenlerin itaat ve işbirliğine bağımlıdır.” Yönetilenlerin rızası olmadan yöneticinin çok az güç ve iktidarı ve yönetmek için çok dar bir temeli olacaktır.[29]
Sharp’a göre güç her zaman başka bir kaynağa ihtiyaç duyar; bu nedenle de gücün varlığı ve etkinliği için işbirliğinin sağlanması ve potansiyel düşmanlık merkezlerinin manipülasyonu şarttır. Dolayısıyla da gücün kaynaklarını dikkate alması Sharp’ı, itaate merkezi bir önem atfetmeye itmektedir: “herhangi bir hükümetin onsuz var olamayacağı en önemli nitelik kendi vatandaşlarının itaati ve teslimiyetidir. İtaat, siyasi gücün tam kalbindedir.”[30]
Sharp'ın itaate odaklanması O’nu insanlar neden itaat eder sorusunu sormaya itmektedir. Sharp’a göre bunun tek bir cevabı yoktur; ancak alışkanlıklar, yaptırım korkusu, ahlaki yükümlülük, çıkar güdüsü, psikolojik olarak yöneten ile kendini tanımlama, ilgisizlik ve yönetilenler arasında kendine güven eksikliği gibi unsurlar önemlidir ve bunlar dikkate alınarak bu soruya farklı cevaplar verilebilir. 
Şiddetsizlikte yönetilenler itaat etmeyi reddetmektedirler. Eğer yönetime gösterilen rıza aktif bir şekilde çekilirse yönetenin gücü ve iktidarı çöker. Buradaki aktif oldukça önemlidir. Yöneten yalnızca yabancılaşma ya da eleştirel analizlerden etkilenmeyecektir. Sharp aktivite, meydan okuma ve mücadele ile, ama özellikle de şiddet içermeyen eylem yöntemleri ile ilgilidir.
Teori olarak bu rıza yaklaşımı, açık ve kolay tanımlanabilir bir baskı rejiminin varlığında mükemmel çalışır. Sharp düzenli olarak Stalinizm ve Nazizme göndermeler yapmaktadır. Sharp’ın otoriteye karşı çıkma bağlamında verdiği örnekler çoğunlukla, Batılı siyasal yaklaşıma göre baskıcı olarak nitelendirilebilecek durumlara değinmektedir. Bu örneklere kapitalizm dahil değildir. Sharp işçilerin kullandığı şiddetsizlik yöntemlerinden çok sayıda örnek verirken kapitalizmi bir güç ve iktidar sistemi olarak inceleyen herhangi bir değerlendirmede bulunmamıştır.
Bunun bir nedeni, yönetici-yönetilen modelinin kapitalizme uymamasıdır. Geleneksel Marksist sınıflandırması olan burjuvazi ve proleterya yaklaşımının –yönetici sınıf ve çalışan sınıf- yöneten-yönetilen modeline uygunmuş gibi gözüktüğü doğrudur. Ancak Marx’a göre sınıflar, üretim araçları ile olan ilişkilerine göre tanımlanır. Rızanın çekilmesi üretim araçları ile olan ilişkilerin değiştirilmesinde kullanılabilir mi? Burada sadece herhangi bir fabrika mülkiyetinden rızanın çekilmesinden söz etmiyoruz; burada asıl söz konusu olan mülkiyetin kendisinden rızanın çekilmesidir. Bunun nasıl başarılacağı o kadar açık değildir.
Kapitalizm, mal, hizmet ve iş gücü piyasalarına dayalı bir değişim ve alış-veriş sistemidir. Bunların hepsinde bir karşılılık unsuru bulunmaktadır. Perakende alışverişte para mallar ile değiştirilir. İstihdam piyasasında emek para ile değiştirilir. Kapitalizmde baskı değişim ve alışveriş sistemi içinde, örneğin mülkiyet sahipleri tarafından alınan fazlalıkta, işçilerin yabancılaşmasında, çevrenin yok edilmesinde ve Üçüncü Dünya ekonomilerine bağımlılıkta  inşa edilmiştir. Boykot bir rızayı çekme yöntemidir; ancak bu yöntem değişim sisteminin kendisinden veya onun baskıcı unsurlarından rızayı çekmede kullanılabilir mi? Değişim ve alışveriş hem veren hem de alanı içerdiği için yöneten ve yönetilen yaklaşımı bu durumda o kadar uygun bir model olmamaktadır.
 Bazı işyerlerinde mülkiyet sahibi veya patron, işçilere emirler veren bir yönetici gibidir. Ancak herhangi büyüklükteki bir şirket yapılanmasında hakimiyet ve baskı çok daha karmaşık ve muğlaktır. Birçok işçi ve çalışan bir taraftan kendi astlarına karşı yetki kullanırken bir taraftan da kendi üstlerine karşı sorumluluk taşımaktadırlar. Dahası, otorite ve yetkinin çok sistematik bir şekilde dağıtıldığı ve paylaşıldığı sistemler olabilir; bu durumda da formel yetki göreve bağlı olmaktadır.
Benzer şekilde piyasada bireyler hem alıcı hem de satıcı olabilmektedirler. Böyle bir durumda ortaya oldukça farklı ve karmaşık bir değişim ve güç ilişkisi çıkmaktadır. Bu tür durumlarda yönetenden yetkiyi çekme fikri çok da mantıklı gelmemektedir.
Dolayısıyla, kapitalizm, baskının bir değişim ve alışveriş sistemi içinde inşa edildiği ve doğrudan hakimiyet yoluyla kullanıldığı bir sistem olduğu için rıza teorisinin kapitalizme uygulanması mümkün değildir. Yapılması gereken, bu teoriyi, kapitalizm ile mücadelede daha etkili hale getirmek için değiştirmek ve teoriye bu doğrultuda eklemeler yapmaktır.
Kapitalizmin yanısıra, patriarki,[31] bürokrasi ve ırkçılık da dahil olmak üzere diğer güç ve iktidar sistemlerinde de benzer karmaşıklıklara rastlamak mümkündür. Aslında yöneten-yönetilen modeline uygunmuş gibi gözüken baskıcı sistemler bile oldukça karmaşıktır. Stalinizm, yalnızca halkın onayıyla iktidarını kullanan Stalin’in kendisi değildi. Stalinizmi daha iyi anlayabilmek için Komünist partisine desteğin nasıl sağlandığını, partiye muhalefetin nasıl bastırıldığını, endüstrileşme sürecini, devrime karşı Batı’nın saldırdığı 1918-1921 savaşında hiyerarşik ordunun yeniden inşa edilişini, Çarlığın toplumsal mirasını ve uluslararası siyasi ortamı analiz etmek gerekmektedir.
Ancak rıza teorisinin önemli teorik eksiklikleri olsa da aslında bu teori aktivistler için oldukça uygundur. Topluluklar, toplumsal ilişkiler ve büyük ölçekli süreçler (sınıflar, altyapı, hegemonya) etrafında inşa edilmiş bir teori olan Marksizmin aksine rıza teorisi bireysel ve gönüllülüğü esas alan bir teoridir. Bu teorinin ifade ettiği önemli gerçeklerden bir tanesi de bireylerin bir fark yaratabileceğidir: bireylerin tek yapmaları gereken baskıcı düzene verdikleri onayı geri çekmektir. Böyle yaptıkları takdirde de yönetenlerin iktidarı yara alacaktır. Bu aslında çok etkili olabilir; çünkü tecrübeli aktivistler genelde, özellikle de yerel nitelikteki iktidar yapılarını anlama ve kavramada çok yeteneklidirler. İktidarın karmaşık yapısını anlamaları sayesinde de aslında rıza teorisinde eksik olan yapısal analizi sağlayabilirler. Karşılığında rıza teorisi aktivistlerin, kendi eylemlerinin bir etkisinin olacağını anlamalarını sağlar. Tabi ki teori, belirli durumlarda hangi adımların atılması gerektiği konusunda bir rehberlik vazifesi de görmemektedir. Dahası, teori bir başarı garantisi de vermemektedir. Bu nedenle de aktivistler nadiren kendi işlerinin zorluğu konusunda bir yanılsamaya düşerler: hazırlık, eğitim ve dikkatli bir şekilde karar vermek gereklidir.
Bunun anlamı, kapitalizme karşı bir şiddetsizlik alternatifi geliştirmede aktivistler için anahtar faktör, kapitalizmin nasıl işlediğinin şiddetsizliğin bakış açısından anlaşılmasıdır. Bir sonraki bölümün konusu işte budur.




[1] Örnek vakalar için bakınız; Robert Cooney ve Helen Michalowski (der.), The Power of the People: Active Nonviolence in the United States (Philadelphia: New Society Press, 1987); Ralph E. Crow, Philip Grant ve Saad E. Ibrahim (der.), Arab Nonviolent Political Struggle in the Middle East (Boulder: Lynne Rienner, 1990); Souad R. Dajani, Eyes Without Country: Searching for a Palestinian Strategy of Liberation (Philadelphia: Temple University Press, 1994); Pam McAllister, The River of Courage: Generations of Women's Resistance and Action (Philadelphia: New Society Press, 1991); Philip McManus ve Gerald Schlabach (der.), Relentless Persistence: Nonviolent Action in Latin America (Philadelphia: New Society Press, 1991); Andrew Rigby, Living the Intifada (London: Zed Books, 1991); Dick Scott, Ask That Mountain: The Story of Parihaka (Auckland: Heinemann Educational Books/Southern Cross Books, 1975); Stephen Zunes, "The role of non-violent action in the downfall of apartheid," Journal of Modern African Studies, Cilt 37, Sayı 1, 1999, ss. 137-169.
[2] Thomas Weber, On the Salt March: The Historiography of Gandhi's March to Dandi (New Delhi: HarperCollins, 1997). Gandhi’nin şiddetsizlike bakışı hakkında daha genel bilgiler için bakınız; Mohandas K. Gandhi, An Autobiography or the Story of My Experiments with Truth (Ahmedabad: Navajivan, 1927); Richard B. Gregg, The Power of Nonviolence (New York: Schocken Books, [1935] 1966); Krishnalal Shridharani, War Without Violence: A Study of Gandhi's Method and its Accomplishments (London: Victor Gollancz, 1939).
Şiddetsizliğin pratik ve kullanışlı oluşu hakkında bakınız; Howard Clark, Sheryl Crown, Angela McKee ve Hugh MacPherson, Preparing for Nonviolent Direct Action (Nottingham: Peace News/CND, 1984); Virginia Coover, Ellen Deacon, Charles Esser ve Christopher Moore, Resource Manual for a Living Revolution (Philadelphia: New Society Publishers, 1981); Narayan Desai, Handbook for Satyagraphis: A Manual for Volunteers of Total Revolution (New Delhi: Gandhi Peace Foundation; Philadelphia: Movement for a New Society, 1980); Per Herngren, Path of Resistance: The Practice of Civil Disobedience (Philadelphia: New Society Publishers, 1993); Martin Jelfs, Manual for Action (London: Action Resources Group, 1982).
[3] Taylor Branch, Parting the Waters: America in the King Years, 1954-1963 (New York: Simon and Schuster, 1988); David Halberstam, The Children (New York: Random House, 1998); Coretta Scott King, My Life with Martin Luther King, Jr. (New York: Holt, Rinehart and Winston, 1969).
[4] Belirtmek gerekir ki terminoloji değişmiştir. Sivil haklar hareketi başladığında “zenci” (negro) olan terim 1960’larda “siyah”a (black) dönüştü. Ancak daha sonraki dönemlerde “Afro-Amerikalı” (African-American) terimi kullanılmaya başladı.
[5] D. J. Goodspeed, The Conspirators: A Study of the Coup d'État (London: Macmillan, 1962).
[6] Adam Roberts, "Civil resistance to military coups," Journal of Peace Research, Cilt 12, 1975, ss. 19-36.
[7] Patricia Parkman, Insurrectionary Civic Strikes in Latin America 1931-1961 (Cambridge, MA: Albert Einstein Institution, 1990); Stephen Zunes, "Unarmed insurrections against authoritarian governments in the Third World: a new kind of revolution," Third World Quarterly, Cilt 15, Sayı 3, 1994, ss. 403-426.
[8] Patricia Parkman, Nonviolent Insurrection in El Salvador: The Fall of Maximiliano Hernández Martínez (Tucson: University of Arizona Press, 1988).
[9] H. Gordon Skilling, Czechoslovakia's Interrupted Revolution (Princeton, NJ: Princeton University Press, 1976); Philip Windson and Adam Roberts, Czechoslovakia 1968: Reform, Repression and Resistance (London: Chatto and Windus, 1969).
[10] David H. Albert (ed.), Tell the American People: Perspectives on the Iranian Revolution (Philadelphia: Movement for a New Society, 1980); Fereydoun Hoveyda, The Fall of the Shah (London: Weidenfeld and Nicolson, 1980).
[11] Gene Sharp, The Politics of Nonviolent Action (Boston: Porter Sargent, 1973), s. 64.
[12] Sharp, s. 240.
[13] Bu nokta şu çalışmada açıklanmıştır: Gene Keyes, "Heavy casualties and nonviolent defense," Philosophy and Social Action, Cilt 17, Sayı 3-4, Temmuz-Aralık 1991, ss. 75-88.
[14] Bu bölüm yazarın şu çalışmasından uyarlanmıştır: Brian Martin, "Social defence: arguments and actions," Shelley Anderson ve Janet Larmore (eds.), Nonviolent Struggle and Social Defence (London: War Resisters' International, 1991) içinde, ss. 81-141, özellikle 99-107 arası.
[15] Jacques Semelin, Unarmed Against Hitler: Civilian Resistance in Europe 1939-1943 (Westport, CT: Praeger, 1993).
[16] Stephen King-Hall, Total Victory (London: Faber and Faber, 1941), ek 3.
[17] Hans Rothfels, The German Opposition to Hitler (London: Oswald Wolff, 1961). See also Werner Rings, Life with the Enemy: Collaboration and Resistance in Hitler's Europe 1939-1945 (London: Weidenfeld and Nicolson, 1982).
[18] Jacobo Timerman, Prisoner Without a Name, Cell Without a Number (New York: Vintage, 1982).
[19] Ralph Summy, "Nonviolence and the case of the extremely ruthless opponent," Pacifica Review, Cilt 6, Sayı 1, Mayıs-Haziran 1994, ss. 1-29.
[20] Thomas Weber, "'The marchers simply walked forward until struck down': nonviolent suffering and conversion," Peace & Change, Cilt 18, Sayı 3, 1993, ss. 267-289.
[21] Johan Galtung, "Principles of nonviolent action: the great chain of nonviolence hypothesis," Nonviolence and Israel/Palestine (Honolulu: University of Hawaii Institute for Peace, 1989) içinde, ss. 13-33.
[22] Godfrey Boyle, Peter Harper ve Undercurrents derleyenleri, Radical Technology (London: Wildwood House, 1976); Ken Darrow ve Mike Saxenian (der.), Appropriate Technology Sourcebook: A Guide to Practical Books for Village and Small Community Technology (Stanford, CA: Volunteers in Asia, 1986); Ivan Illich, Tools for Conviviality (London: Calder & Boyars, 1973).
[23] Johan Galtung, Peter O'Brien ve Roy Preiswerk (der.), Self-Reliance: A Strategy for Development (London: Bogle-L'Ouverture, 1980).
[24] Öldürmenin psikodinamikleri için bakınız, Dave Grossman, On Killing: The Psychological Cost of Learning to Kill in War and Society (Boston: Little, Brown, 1995).
[25] Bu konuda özellikle bakınız, Gene Sharp, The Politics of Nonviolent Action (Boston: Porter Sargent, 1973), ss. 7-62 ve Gene Sharp, Social Power and Political Freedom (Boston: Porter Sargent, 1980), ss. 21-67 ve 309-378. Takip eden analiz şu çalışmadan faydalanılarak yapılmıştır: Brian Martin, "Gene Sharp's theory of power," Journal of Peace Research, Cilt 26, Sayı 2, 1989, ss. 213-222.
[26] Sharp, Social Power and Political Freedom, s. 22.
[27] Devlet kavramı, yönetim sistemi ve de silahlı kuvvetler, polis, mahkemeler, vergi, sosyal güvenlik ve eğitim kurumları vb. hükümet tarafından işletilen ve yönetilen kurumlara atıfta bulunur şekilde kullanılmaktadır.
[28] Sharp, Social Power and Political Freedom, s. 27.
[29] Sharp, The Politics of Nonviolent Action, s. 12.
[30] Sharp, The Politics of Nonviolent Action, s. 16.
[31] Patriarki ve rıza teorisi ile ilgili olarak bakınız, Kate McGuinness, "Gene Sharp's theory of power: a feminist critique of consent," Journal of Peace Research, Cilt 30, Sayı 1, 1993, ss. 101-115.  

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Review of Anthem, by Ayn Rand

Az Seçilen Yol, Scott Peck